Bütün Ehl-i Sünnet tarikat Pirlerine ve mensuplarına saygı ve sevgisi olan, Kur'ân ve Sünnet'e sımsıkı bağlanmaya azmetmiş, elest bezminde verdiğimiz sözü unutmayan Müslümanlarız Şeyh Abdullah Dehlevi (1745-1824) - Menzil Nakşibendi Tarikatı - Tasavvuf sohbetleri Şeyh Abdullah Dehlevi hayatı

Naksibendi.com.tr

Naksibendi.com.tr

İstatistikler
Toplam: 3722599
Aktif: 15
Bugün: 619
Dün: 985
E-Mail Bülteni
Ad, Soyad:
E-Mail:
    
Naksibendi.com.tr

Şeyh Abdullah Dehlevi (1745-1824)

Şeyh abdullah Dehlevi (KS) (1745-1824) 1745

Hindistan’ın Pencab şehrinde doğdu. abdullah ed-Dehlevi Hazretleri’nin babası, abdullatif Efendi alim, salih, zahid, dünyaya rağbet etmeyen, yüksek haller sahibi Kadiri yolunda bir zat idi. Bu yolu Hızır’la görüşmüş olan hocası Şeyh Nasırüddin Kadiri’den aldı. ayrıca Çeştiyye ve Şettariyye yollarından da feyz almıştı. Tasavvuf yolunda kemale, olgunlaşmaya çalışırdı. Haram yemekten son derece sakınır, kırlarda yetişen meyvelerle yetinir, nefsini terbiye etmek için uğraşırdı. Sahralarda allah-u Teala’nın ism-i şerifini anarak dolaşır, yarattıklarına bakar, O’nun büyüklüğünü tefekkür edip düşünür, bir an olsun Rabbini unutmazdı.  

Bir gün rüyasında Hazret-i ali ona şöyle dedi: “Ey abdüllatif! allah-u Teala sana bir oğul ihsan edecek, o ilerde büyük bir zat olacak. Ona bizim ismimizi koyarsın.” Seyyid abdülkadir-i Geylani hazretleri de annesine rüyasında; “Yakında dünyaya bir oğlun gelecek. Ona bizim ismimizi koyarsın.” buyurdu. Rasûlüllah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem de evliyadan bir zat olan amcasına rüyasında, doğacak çocuğa abdullah isminin verilmesini emretti.  Çocuk doğduğunda, ismini babası; ali, annesi; abdülkadir, amcası abdullah koydu. abdullah ed-Dehlevialtı yaşına gelince, Hazret-i ali’ye karşı sevgi ve edebinden kendisine ali demeyip ali’nin hizmetçisi manasına Gulam ali dedi ve bu isimle tanındı.  abdullah ed-Dehlevi Hazretleri allah vergisi çok üstün bir zekaya sahipti. Dini ilmeleri küçük yaşta öğrenmeye başladı.

Delhi’ye giderek abdülaziz ed-Dehlevi’den “Sahih-i Buhari” okudu. Tefsir, Hadis ve Fıkıh ilimlerinde kısa zamanda oldukça ileri bir seviyeye ulaştı. Kur’an-ı Kerimi kısa zamanda ezberledi.  Delhi’de hocası şeyh Nasırüddin’in hizmetinde bulunan babası, onun terbiyesinde yetişip, Kadiriyye yoluna girmesi için, oğlu abdullah’ı Delhi’ye çağırdı. abdullah ed-DehleviDelhi’ye vardığı gece Şeyh Nasırüddin vefat etti. Babası; “Oğlum! seni Şeyh Nasırüddin’den Kadiriyye yolunu alman için çağırmıştım. Nasib değilmiş. artık, sana nereden irşad kokusu gelirse, oraya git. Serbestsin.” dedi.  O sırada Delhi’de Çeştiyye büyüklerinden, Şeyh Muhammed Zübeyr ve iki halifesi, Şeyh Ziyaüddin, Şeyh abdüladl, Şeyh Mir Dered bin Şeyh Nasır, Mevlana Fahrüddin ve başkaları vardı. Yirmi iki yaşına kadar onların huzûrunda ve sohbetlerinde bulundu.

Bu sırada gönlünden, yine Delhi’de bulunan Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin dergahına gitmek geldi. Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin huzûruna varıp, kendisini talebeliğe kabûl buyurmasını istedi. O da: “Sen zevkin ve şevkin olduğu yere git. Bizim yolumuz, tuzsuz taşı yalamak gibidir.” buyurdu. abdullah Dehlevi ise; “Zaten benim mûradım, isteğim de buyurduğunuzdur.” dedi. Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri; “Mübarek olsun.” buyurup talebeliğe kabûl etti. Onu Nakşibendiyye yolunun, Müceddidiyye koluna göre yetiştirip, bu yolun esaslarını ve edeblerini öğretti. abdullah ed-Dehlevion beş sene onun sohbetiyle şereflendi. Evliyalıkta yüksek derecelere kavuşunca, mutlak icazet, diploma alıp, halifesi oldu.  ilk zamanlarda, “Nakşibendiyye yoluna girmemden Gavs-ül-a’zam Seyyid abdülkadir-i Geylani hazretleri razı olurlar mı?” diye tereddütler geçirmişti. Bir gün rüyasında gördü ki, Seyyid abdülkadir-i Geylani hazretleri bir makama gelip oturdu. O makamın tam karşısına da Şah-ı Nakşibend Muhammed Behaeddin Hazretleri teşrif etti. Şah-ı Nakşibend’in yanına gitmek istedi.

Bu sırada Gavs-ül-a’zam; “Maksat, allah-u Tealanın rızasına kavuşmaktır. Sıkılmayın, gidin.” buyurdu.  Elinde malı, mülkü kalmadığı için başlangıçta geçim zorlukları ile karşılaşan abdullah ed-Dehlevi Hazretleri, daima tevekkül üzere oldu. Eski bir hasırı yatak, bir tuğla parçasını yastık edindi. Bu şekilde, on beş sene kanaat köşesinde oturdu. Bir defasında o kadar çaresiz kalıp, bitkin düştü ki, “artık bulunduğum bu hücre benim mezarım olacaktır.” diye düşünmeye başladı. Nihayet allah-u Teala’nın yardımı yetişti. Tanımadığı birisi, bir miktar para bırakıp gitti. O günden sonra devamlı allah-u Teala’nın bu şekilde yardımına kavuştu.  Hocasının vefatından sonra yerine geçip, talebe yetiştirmeye başladı. Uzak yakın her yerden, Diyar-ı Rum, Şam, Irak, Hicaz, Horasan ve Maveraünnehr’den pek çok talebe, ilim ve feyz almak, sohbeti ile şereflenmek için yarışırcasına yanına koştu. Müridlerinin tasavvufi terbiyesiyle ilgilenmesi yanında günün belli saatlerinde zaviyesinde Hadis, Fıkıh, Tefsir ve Tasavvuf dersleri okuttu.

Nakşibendiliğin Halidiyye kolunun kurucusu Mevlana Halid-i Bağdadi, Şeyh ahmed-i Kürdi, Seyyid ismail Medeni gibi bazıları Rasûlüllah Efendimiz’den aldığı manevi emirle geldi. Bazısı, sadatın, bu yolun büyüklerinin manevi işareti ile koşup teslim oldu. Şeyh Muhammed Can bunlardandı. Bazısı ise, abdullah ed-Dehlevi Hazretleri’ni rüyada görüp geldi. Dergahında iki yüz kişi civarında talebe vardı ve onların ihtiyaçlarını temin ederdi. Bununla beraber, daima mütevazi ve gönlü kırık bulunurdu.  

Bir gün bir köpeği görüp; “Ya Rabbi! Ben kimim ki, seninle, sevdiklerim arasında vasıta olayım. Bu yarattığın hürmetine bana merhamet eyle!” buyurdu. Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine uygun yaşamaya çok gayret ederdi. az uyur, teheccüd, gece namazına kalktığında uyuyanları da kaldırırdı. Sonra murakabeye oturur, peşinden Kur’an-ı Kerim okurdu. Kur’an-ı Kerimden her gün on cüz okurdu. Sabah namazını kıldıktan sonra talebeleriyle beraber işrak vaktine kadar zikir, allah-u Tealayı anmak ve murakabe, nefs muhasebesi ile meşgul olurdu. Sonra hadis ve tefsir derslerine başlarlar bu hal zeval vaktine kadar sürerdi. Sonra yemek yenirdi. Zenginlerden birisi, lezzetli bir yemek gönderse yemez, talebelerinin de yemesini istemez, komşularına hediye gönderirdi.  

Birisi para gönderse, şüpheli bir durumu yoksa, imam-ı a’zam hazretlerinin ictihadına göre bir sene dolmadan mal nisaba ulaştığında zekat vermek caiz olduğundan önce onun zekatını verirdi. Çünkü bir kuruş zekat vermenin binlerce lira sadaka vermekten kat kat üstün olduğunu bilirdi. Sonra kalan paranın bir kısmı ile helva ve başka şeyler yaptırır dervişlere dağıtır, bir kısmı ile dergahın borçlarını öder, birazını da yanına gelen ihtiyaç sahiplerine verirdi.  Öğleye yakın sünnet-i şerifeye uymak için bir müddet kaylûle yapar, uyur, kalkıp bir miktar yemek yiyip dini kitaplar okumak, bazı mevzular üzerinde yazılan yazıları gözden geçirmek ve yazılması lazım olanları yazmakla uğraşırdı. Öğle namazını kılıp, ikindiye kadar, hadis ve tefsir dersi verirdi. ikindiyi kıldıktan sonra, hadis-i şerif, imam-ı Rabbani hazretlerinin Mektûbat-ı imam-ı Rabbani, avariful-Mearif ve Risale-i Kuşeyri’yi okur, sonra güneş batıncaya kadar talebeleriyle zikir ve murakabe ile meşgul olurdu.  akşam namazından sonra, manevi teveccühleri ile talebelerinden ileri gelenlerinin ilerlemelerini sağlardı. Yatsıyı kıldıktan sonra geceyi zikr ve murakabe ile ihya ederdi. Uyku bastırdığında seccadesi üzerinde sağ yanı üzere yatardı. Bazan otururken uyuyakalırdı. Hayasının çokluğundan ayağını uzattığı görülmezdi.  

Kur’an-ı Kerimi okumaktan ve dinlemekten çok hoşlanır şevk halinin galip olduğu zamanlar dinleyince kendinden geçer ve; “Daha okumayınız, dayanamıyorum.” buyururdu. Mevlana Celaleddin-i Rûmi’nin Mesnevi’sini de çok okutup, dinlerdi. Bu esnada vecd hali hasıl olur, coşar, ilahi muhabbete gark olurdu. Fakat başkalarının yaptığı gibi dinin emir ve yasaklarına uymayan halleri görülmezdi. Her hali dine uygun olurdu. Emr-i maruf ve nehy-i an’il-münker yapar, insanlara allah-u Tealanın emirlerini hatırlatır, yasaklarından sakınmalarını emrederdi.  Bir kere Şimşir Bahadır Han papazlara mahsus bir şeyi giyerek huzuruna geldi. Onu o halde görünce darılıp bu vaziyette yanında oturmamasını istedi. Bahadır Han, bu kadarına müsaade etmezseniz, bir daha yanınıza gelmem dedi. “allah-u Teala sizin bir daha böyle buraya gelmenizi nasib etmesin.” buyurdu. Huzûrundan kızarak ayrılan Bahadır Han’ın içi rahat etmeyip, üzerindeki o şeyi çıkarıp, huzuruna gelerek affını istedi ve talebesi oldu.  Dünyaya ve dünyalığa rağbet etmezdi. Zamanın padişahı defalarca dergahın ihtiyaçlarını karşılayacak bir yardımda bulunmayı teklif ettiği halde, kabûl etmedi. Vali Emir Han da dergahın ihtiyaçları için yardım teklif ettiğinde talebelerinden Raûf ahmed’e; “Hediye gönderen Emir Han’a şu beyti cevap olarak yazınız. Biz fakr-ü kanaati şeref biliriz, Emir Hana söyleyin mukadderdir rızkımız. Ve biz, allah-u Teala’nın mealen; “Semada ise, rızkınız ve vad olunduğunuz Cennet vardır.” (Zariyat sûresi: 22) ayet-i kerimesine güveniriz.  Bir sıkıntısı olduğunda din büyüklerinin yardımına kavuşurdu. Şöyle anlatır: “Bir defasında karnım ağrımıştı. imam-ı Rabbani hazretlerinin rûhaniyetinden yardım istedim. O anda kendisini gördüm. Yanıma teşrif edip, rahatsızlığımı giderdiler.  Peygamber Efendimiz’i son derece seven abdullah-ı Dehlevi, O’nun şerefli ismini duyduğunda, kendinden geçecek gibi olurdu. Bir kere hizmetçisi ona; “Rasûlüllah’ın sallallahu aleyhi ve sellem manzûru yani nazar buyurdukları bir zatsın.” demişti. Bu sözden duyduğu manevi hazla birden yüzlerinin rengi değişti ve hizmetçinin alnından öpüp; “Ben kim oluyorum ki, Rasûlüllah Efendimiz’in manzûru olayım.” deyip tevazu gösterdiler.  Yakın talebeleri anlatırlar: “Mübarek Hocamız’ın odasından zaman zaman çok güzel kokular duyardık. O zaman, Rasûlüllah Efendimiz SaS ile büyük alim ve evliyanın rûhlarının ziyarete geldiklerini anlardık. Hocamız, Peygamber Efendimiz’in sünnet-i şeriflerine o kadar bağlıydı. Bir gün bize; “Biz muhabbet şerbetini içenlerdeniz.

Bizim muhabbetimizin artmasına sebep; kalplerimize çeşit çeşit zevk bahşeden hadis-i şerifler ve salavat-ı şerifelerdir.” buyurdu.  Giyiminde Rasûlüllah efendimize uyar, O’nun gibi sert ve kalın elbise giyerdi. Birisi kıymetli bir elbise getirse onu satar, parasıyla birkaç elbise alır, fakirlere sadaka olarak dağıtırdı. “Birkaç kişinin giyinmesi bir kişinin giyinmesinden daha iyidir.” buyururdu.  Buyurdular ki: “Rüyada Peygamber Efendimiz’e SaS sual edip; ‘Ya Resûlallah; Rüyada, beni gören gerçekten beni görmüştür.’ sizin hadisiniz midir? dedim. ‘Evet.’ buyurdu. Devamlı tesbih, sübhanallah ve tahmid, elhamdülillah okuyup, mübarek rûhuna hediye ederdim. Bir defa okuyamadım. Rüyada Rasûlüllah’ı, Tirmizi’nin Şemail’inde anlatılan şekilde gördüm. Geldiler ve; ‘Okumadın!’ buyurdular. Bir defa Cehennem ateşi korkusu beni kapladı. Rüyada Resûl-i Ekrem’i SaS gördüm. Geldi ve; ‘Bizi seven, Cehennem’e girmeyecek.’ buyurdu. Hiçbir keramet ve harika, allah-u Teala’yı sevmek ve peygamberlerin efendisine SaS tabi olmak gibi olamaz.” abdullah ed-Dehlevi Hazretleri’nde bu iki haslet ziyadesi ile var idi.  Talebelerinin gönüllerine tasarruf eder, Hakk’ın feyz ve bereketlerini onların kalblerine akıtırdı. Bu büyük iş, onda çok görüldüğünden binlerce talebenin kalbi devamlı allah-u Teala’yı anar hale getirdi. Yüzlercesini cezbelere ve ilahi feyzlere kavuşturdu. Çoklarını yüksek makam ve hallere eriştirdi.

Bununla beraber kerametleri, allah-u Teala’nın izni ve ilahi ilham ile gaybdan haber vermeleri olurdu. abdullah-ı Dehlevi’nin talebelerinden iki tanesi bir yolculuktan hocalarına dönüyordu. Yolda kendi aralarında konuşurlarken; “Hocamızın yüksek huzurlarına kavuştuğumuzda, bize ikram olarak ne istiyelim?” dediler. Biri; “Bana bir seccade vermesini isterim.” öbürü; “Bana bir takke vermesini arzu ederim.” diye konuştu. Huzurlarına varınca, abdullah ed-Dehleviherkese, arzu ettiği şeyi ikram etti. insanların müşkillerini çözer, dertleri ve istekleri için dua ederdi. Çoklarının işleri onun duaları ile hallolurdu.  işlerinin olması mutlak allah’tandır, Sakın zannetmeyin bu, kullardandır.  O yüksek makamlar sahibinin her sözü harika olup, allah’ın Peygamberi’nin SaS mûcizelerinin şuaları idi. Birçokları abdullah-ı Dehlevi’yi rüyada görüp, büyüklerin yolunu anlar, içine düşen şevk ile huzûrlarına gelir, yüksek makamlara kavuşup, memleketlerine dönerdi. Talebeleri çok olduğu halde, teveccühleri ile her birini makamdan makama geçirir, halden hale kavuştururdu. Teveccühünün kuvveti sayesinde, senelerce sürecek işleri, günlere sığdırırdı. Pek çok fasık, facir ve günahkar, yüksek nazarları, bakışları ile tövbe edip, doğru yola geldiler. Bir kısım kafirler de küçük bir iltifatı ile müslüman oldular.  

Bir gün yakışıklı bir gayr-i müslim genç, abdullah-ı Dehlevi’nin meclisine, severek gelip, sohbetini dinlemeye başladı. Meclistekilerin hepsi bu hale hayret ettiler. abdullah ed-Dehlevi hazretleri’nin mübarek nazarları o gence değince, gencin kalbinde bir değişiklik oldu. Hemen müslüman oldu.  Evliyayla, onları candan severek otur, Onlarla oturan kul, kalkınca sultan olur.  abdullah ed-Dehlevi Hazretleri’ne hasta sahipleri gelir, hastalarının şifa bulması için dua etmesini isterlerdi. O da, gelenleri boş çevirmez, sıhhate kavuşmaları için dua buyururdu. allah-u Teala, böyle sevgili bir kulunun duasını kabûl buyurduğu için, hasta anında iyi olurdu. Bunu işiten herkes, abdullah-ı Dehlevi’nin hane-i saadetlerinin önünde birikip, dertlerine derman ararlardı.  Talebesinden Mevlevi Kerametullah, zatülcenb hastalığına yakalanmışdı. abdullah ed-Dehlevi Hazretleri’nin elini hastanın üzerine temas ettirmesiyle, hastalık allah-u Tealanın izniyle geçti.  

Delhi Camisinin imamı Mevlevi Fadl ahmed’in çocuğu uzun zamandır hasta yatıyordu. Bir gece rüyada, abdullah ed-Dehlevi Hazretleri kendi evine gelip, hasta oğluna bir şey içirdi. Sabah olunca oğlunun tamamen iyileştiğini gördü. Çok sevindi. Sıdk ve halis bir niyet ile biraz para alıp, huzûruna geldi ve; “Bunları kabûl ediniz.” diye arzetti. abdullah ed-Dehlevitebessüm edip; “Bu bizim geceki hizmetimizin ücreti midir?” diyerek keşf-i keramet buyurduğunda, Mevlevi Fadl ahmed; “Hayır efendim, bunlar, bu geceki, lütuf ve inayetinize şükür bile olamaz.” dedi.  abdullah-ı Dehlevi, bir gün Hakim Namdar Han’ı ziyarete gitti. Onu sekerat halinde, gözlerini kapamış ve şuûru gitmiş buldu. Yakınları; ” Hastalığının gitmesi için allah-u Tealaya teveccüh ediniz” dedi. O da, hastaya bir baktı. O anda hastanın şuûru yerine geldi, gözlerini açtı. Bir müddet onunla konuştu. abdullah ed-Dehlevikalkıp mübarek adımını, kapısından dışarı atıp çıkınca hasta hemen vefat etti. Ölüm haline yaklaşan birisini, dostlarından biri sırtına alıp, seher vaktinde abdullah-ı Dehlevi’nin huzûruna getirdi. abdullah ed-Dehlevi Hazretleri dua ettikten sonra hastaya teveccüh buyurdu, o anda hasta iyileşti.  

Talebelerinin büyüklerinden Mir Ekber ali’nin akrabasından bir kadın hastalanmıştı. abdullah ed-Dehlevi Hazretleri’nden, hastalığının azalması için dua rica etti. Fakat o dua etmedi. Dua etmesini istirham edince; “Bu kadın, on beş günden çok yaşamaz.” buyurdu. allah-u Teala’nın takdiri ile on beşinci gün vefat etti. Lakin Mir ali, kadına teveccüh edip, hastalığının kalkmasına uğraşdı. ama yaşamasına fayda vermedi. abdullah ed-Dehlevi Hazretleri cenazesinde bulundu ve; “Mir’in teveccühlerinin bereketi, bu hanımın üzerinde açıkça görülmektedir.” buyurdu.  Delhi’de kıtlık, kuraklık olmuştu. abdullah ed-Dehlevi Hazretleri mescidin avlusuna çıkıp, kızgın güneşin altında oturdu ve yağmur yağması için allah-u Teala’ya niyazda bulundu. Çok geçmeden yağmur yağdı.  Talebelerinin ileri gelenlerinden ahmed Yar, ticaret için sefere çıkmıştı. Dönerken hocası abdullah-ı Dehlevi’yi yanında yürüyor gördü. ahmed Yar’a; “Hızlı yürü, kafile geride kalsın! Çünkü yolda, soyguncular, yol kesiciler vardır. Kafileyi basmak istiyorlar.” buyurdu ve kayboldu. ahmed Yar sonradan bu hadiseyi; “acele ettim. Kervandan çok ileri geçtim. Yol kesiciler gelip, ardımdan kafileyi bastılar. Ben kurtuldum. Sağ salim evime geldim.” diye anlattı.  Hazret-i Zülf Şah anlattı: abdullah-ı Dehlevi’yi ziyarete gidiyordum. Fakat onu hiç görmemiştim.

Memleketim Delhi’den çok uzaktı. Yolu şaşırdım. Heybetli bir zat karşıma çıkarak yolu gösterdi. “Sen kimsin?” dedim. “Ben, ziyareti için yola çıktığın kimseyim.” buyurdu. Bu hal, başımdan iki kere geçti. ahmed Yar’ın amcası, sultan tarafından hapsedilmişti. ahmed Yar ağlayarak hocasının huzûruna geldi ve durumu arz etti. abdullah-ı Dehlevi; “Birisini gönder, onu hapisten çıkarsın.” buyurdu. ahmed Yar ise; “Bu nasıl olur, kale muhafız askerler ve nöbetçilerle kuşatılmıştır.” dedi. Hocası da; “Sen orasını düşünme, sözümü dinle git, onu kurtarırsın.” buyurdu. ahmed Yar; “Gittik, onu hapisten kurtardık ve nöbetçilerden hiçbiri bize müdahalede bulunmadı.” diye anlattı.  abdullah-ı Dehlevi’nin huzûruna bir şahıs gelip; “Ey efendim! Oğlum iki aydan beri kayıptır. Çocuğumu bana vermesi için allah-u Teala’ya dua eder misin?” dedi. O da; “Çocuğunuz evdedir.” buyurdu. Gelen çok şaşırarak; “Ben şimdi evden buraya geldim.” deyince tekrar; “Evinize gidiniz. Çocuğunuz evdedir.” buyurdu. O kimse emre uyarak evine gitti ve gerçekten çocuğunu evde buldu.  Meyan ahmed Yar anlatır: “Bir gün mübarek hocam ile birlikte, kızı vefat etmiş olan yaşlı bir hanımın evine taziyeye gittik. Hazret-i Şeyh, o hanıma hitaben: ‘allah-u Teala, sana ona karşılık daha iyisini ihsan eder.’ dedi. Kadın; ‘Hocam! Ben ihtiyarım, kocam da çok ihtiyardır. Bu durumda bizim artık çocuğumuz olmaz.’ diye cevap verince, Hocam; ‘Hak Teala her şeye kadirdir.’ buyurdu. Sonra birlikte o evden çıktık ve eve bitişik bir mescide geldik. Hocam abdestini tazeledi ve iki rekat namaz kıldı. O kadına çocuk vermesi için allah-u Teala’ya dua etti. Sonra bana dönüp; ‘allah-u Tealaya, o kadına bir çocuk vermesi için arz-ı hacette bulundum.

Duamın kabûl olduğuna dair alametleri gördüm. inşaallah çocuğu olacaktır.’ buyurdu. Daha sonra hocamın buyurduğu gibi, allah-u Teala, o kadına bir oğul verdi ve çok yaşadı.  Onu üzenler yaptıklarının zararını görürlerdi. Hakim Rükneddin Han baş vezir olunca, abdullah-ı Dehlevi, sevdiklerinden birini bir iş için ona gönderdi. Rükneddin Han ilgilenmedi. abdullah-ı Dehlevi’nin kalbi kırıldı. Kısa bir süre sonra hiçbir sebep yok iken Rükneddin Han azlolundu ve bir daha o yüksek makama gelemedi.Başka bir seferinde Delhi valisine kalbi kırıldı ve o gün vali azledildi.  Mübarek dergahlarının yakınında, Eshab-ı kirama düşman olan biri vardı. abdullah-ı Dehlevi’nin talebesi çok olduğundan dergah küçük geliyordu. Bunun için genişletilmesi lazımdı. Kadından, o yeri istediler. Kadın vermedi. Nihayet Delhi’nin ileri gelenlerinden Hakim Şerif Hanı ona gönderdiler ve; “Eğer satıp, para almaktan utanıyorsan, kıymetini gizli olarak gönderelim. Siz, nezr, hediye gibi bir isimle bize verdiğinizi söyleyin.” dediler. allahın veli kullarına düşman olan bu kadın, Hakim’in sözünü kabûl etmedi. ayrıca abdullah ed-Dehlevihakkında, rafızilerin adetleri olduğu üzere çirkin, kaba sözler söyledi. Hakim kalktı. abdullah-ı Dehlevi’nin yanına geldi ve durumu anlattı. abdullah ed-Dehlevi Hazretleri ellerini açarak; “Ya Rabbi, söylediklerini duydun!” dedi. allah’ın takdiri ile o evde bulunanlardan bir çocuk hariç, hepsi kısa zamanda öldü. Çocuk da hastalandı. anladılar ki, yaptığımız kötü iş sebebiyledir. O çocuğu abdullah-ı Dehlevi’nin huzuruna gönderdiler. O yeri de hediye ettiler.  

Abdullah ed-Dehlevi Hazretleri’nin en büyük kerameti, yetiştirdiği binlerce alim ve evliyadır. Bunlar içinde en büyükleri; Mevlana Halid Ziyaeddin Bağdadi, Ebû Sa’id Farûki, Mevlana Beşaretullah, Mevlana Pirzade, Rauf ahmed, Mevlana Muhammed Can, Mevlana Fadıl Gulam, Mevlana Şeyh Sa’dullah Sahib, Mevlana Şeyh abdülKerim, Mevlana Şeyh Gulam Muhammed, Mevlana abdurrahman, Mevlana Seyyid ahmed, Mevlana Seyyidabdullah Mağribi, Mevlana Pir Muhammed ve Mevlana Muhammed Münevver’dir.  abdullah ed-Dehlevi Hazretleri’nin gönülleri ferahlatan, kalplere neşe ve sevinç veren söz ve sohbetleri ayrı bir nimet sofrası idi. Buyururdu ki:  “Dünya sevgisi bütün kötülüklerin başıdır. Günahların başı ise küfrdür, imansızlıktır.”  “Hizmet görmek isteyen hocasına hizmet etsin.”  “Nefsinin arzularına tabi olan, allah-u Tealaya nasıl kul olur? Ey insan! Kime tabi isen onun kulu olursun.”  abdullah ed-Dehlevi Hazretleri yanında bulunanları terbiye edip, yetiştirdiği gibi uzakta olanlara da mektupları ile doğru yolu anlatır, gaflet, allah-u Teala’yı ve ahireti unutmaktan uyandıracak nasihatlarda bulunurdu.  Bir mektûbunda şöyle buyurdu: “Yüksek makamlar ve beğenilen haller sahibi ahmed Han! allah-u Teala size selamet versin. Esselamü aleyküm ve rahmetullah. Münşi Naimüddin Han, iyi hallerinizden çok bahsettiler. Bunun için, bu birkaç satır, kırık dökük ifadeler yığını mektubu yazdım ki, uzakta kalmış olanları inayet nazarınızdan unutmayasınız ve teveccüh ediniz.  Zira bu ihtiyarın ömrü günah işlemekle geçti. Şikayet, gıybet, dil uzatma, ayıplama, lanet etme, büyükleri anlayamama neticesi sitemler şeklinde açık günahlar, yahut huzur içinde olmayan, tecvide riayet edilmeden namaz kılma, boş ve lüzumsuz şeylerden kesilmeden oruç tutma, manasını düşünmeden Kur’an-ı Kerim okuma ve boş vakitleri allah korkusu ve huzûru ile geçirmeme ve sayılı nefesleri gafletle harcama şeklindeki diğer günahlar o kadar çoktur ki, amel defterimi kararttılar.  Binlerce teessüfler, esefler olsun ki, cihan bahçesine gül için geldik, ama diken topladık. Hasretler, ziyanlar olsun ki, bize sıhhat, afiyet ve rahatlık verildi, hepsinin şükründe kusûr ve eksiklik eyledik. Pişmanlıklar olsun ki, Kur’an-ı Kerim ve Peygamber efendimiz gibi eşsiz iki nimet ihsan olundu. Biz ise onların şükründe olacak yerde hala gafletteyiz. allah korusun. Hayretteyim. Yarın ne yüzle allah-u Tealanın ve Peygamberinin huzûrunda kabûl görürüz. Bu ne anlayışsızlıktır. Bu uygunsuzluk ve liyakatsizlikle, şefaat ve magfiret derecesine ulaşmak çok zordur. ancak allah-u Teala’nın gazabını aşmış rahmeti, ümidimizdir. Mücerred ihsanı ile muamelesine güveniyoruz. Yoksa hiç özrümüz, özür dileyecek yüzümüz yoktur.  

Ölüm başımızın ucunda, kıyamet çok yakın. işe yarar hangi ameli işledik. iyiler Cennet’e girip, Cennet nimetlerine ve Hakk’ın didarına kavuşurlar. Bizim gibi gafiller, elli bin senelik hesab gününde, bizi hesaba çektirecek, bırakmayacak şeylerle meşgûlüz. Düşünmek lazımdır ki, yarın elde hasret, ziyan kalmasın. allah katında kıymetli kulların yaptıkları gibi, seher vaktinde kalkıp, gözlerden hasret gözyaşları akıtmağı, mücahede ve can çıkarırcasına gayretle ibadet ve kullukta bulunmayı Hak Teala nasib eylesin…  Hazret-i Münşi Naimüddin Han ve sevgili zat-i aliniz, husûsi zamanlarınızda, yolda kalmış ihtiyarları hatırlayınız. Gıyabi dua kabûle daha yakındır. Buradakiler ve bu fakir size her zaman dua ediyoruz. allah-u Teala iki dünya seadeti versin…” (91. mektup)  abdullah ed-Dehlevinamaz hakkında şöyle buyurdu: “Namazı cemaatle kılmak ve ‘tumaninet’ (rükûda, secdelerde, kavmede ve celsede her uzvun hareketsiz durması) ile kılmak, rükû’dan sonra ‘kavme’ (kalkıp, ayakta her uzv yerine yerleşecek şekilde dik durmak) yapmak ve iki secde arasında ‘celse’ (dik durma) yapmak bizlere allah’ın Peygamberi tarafından bildirildi. Kavmenin ve celsenin farz olduğunu bildiren alimler vardır. Hanefi mezhebinin müftilerinden Kadıhan, bu ikisinin vacibliğini, ikisinden birisini unutunca secde-i sehv yapmanın vacib olduğunu ve bilerek yapmayanın namazı tekrar kılmasını bildirmiştir. Müekked sünnet olduklarını bildirenler de, vacibe yakın sünnet demişlerdir. Sünneti hafif görerek, ehemmiyet vermeyerek terk etmek küfürdür. Namazın kıyamında, rükûunda, kavmesinde, celsesinde, secdelerinde ve oturulduğu zamanında, ayrı ayrı, başka başka keyfiyetler, haller hasıl olur.  

Bütün ibadetler namaz içinde toplanmıştır. Kur’an-ı Kerim okumak, tesbih söylemek (yani sübhanallah demek), Rasûlüllah Efendimiz’e salavat söylemek, günahlara istiğfar etmek ve ihtiyaçları yalnız allah-u Teala’dan isteyerek O’na dua etmek namaz içinde toplanmıştır. ağaçlar, otlar, namazda durur gibi dik duruyorlar. Hayvanlar, rükû halinde, cansızlar da ka’dede, oturuyor gibi yere serilmişlerdir. Namaz kılan, bunların ibadetlerinin hepsini yapmaktadır.  Namaz kılmak, mirac gecesi farz oldu. O gece mirac yapmakla şereflenen, allah-u Teala’nın sevgili Peygamberine uymağı düşünerek namaz kılan bir müslüman, O yüce peygamber gibi, allah-u Teala’ya yaklaştıran makamlarda yükselir. Rasûlüllah Efendimiz; “Gözümün nûru ve lezzeti namazdadır.” buyurdu. Bu hadis-i şerif; “allah-u Teala namazda zuhûr ediyor, müşahede olunuyor. Böylece gözüme rahatlık geliyor.” demektir. Bir hadis-i şerifte; “Ya Bilal! Beni rahatlandır!” buyrudu ki; “Ey Bilal! Ezan okuyarak ve namazın ikametini söyleyerek, beni rahata kavuştur.” demektir. Namazdan başka şeyde rahatlık arayan bir kimse, makbûl değildir. Namazı zayi eden, elden kaçıran, dinin diğer emirlerini daha çok kaçırır. Îmanı olmayan kimsenin Cehennem ateşinde sonsuz yanacağını Peygamber Efendimiz haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, allah-u Teala’nın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lazımdır. ateşte sonsuz yanmak ne demektir? Herhangi bir insan sonsuz olarak ateşte yanmak felaketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lazım gelir. Bu korkunç felaketten kurtulmanın çaresini arar. Bu ise, çok kolaydır. “allah-u Teala’nın var ve bir olduğuna ve Muhammed aS’ın O’nun son peygamberi olduğuna ve O’nun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak” insanı bu sonsuz felaketten kurtarmaktadır.  Bir kimse ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum, bunun için böyle bir felaketten korkmuyorum, bu felaketten kurtulma çarelerini aramıyorum, derse, buna deriz ki: ‘inanmamak için elinde senedin, vesikan var mı? Hangi ilim, hangi fen inanmana mani oluyor?’ Elbet vesika gösteremeyecektir. Senedi, vesikası olmayan söze ilim, fen denir mi? Buna zan ve ihtimal denir.

Milyonda, milyarda bir ihtimali olsa da, ‘Sonsuz olarak ateşte yanmak’ felaketinden sakınmak lazım olmaz mı? azıcık aklı olan kimse bile böyle felaketten sakınmaz mı? Sonsuz ateşte yanmak ihtimalinden kurtulmak çaresini aramaz mı?..”  abdullah-ı Dehlevi, ömrünün sonlarında hastalıklardan çok güçsüz kaldı. ibadetlerini zevkle, fakat büyük zorluklar içinde yapardı. Buyururdu ki: “Şu şiiri okuduğum zaman allah-u Teala vücûduma bir güç kuvvet veriyor, gençleşiyorum. Gerçi ihtiyarım, kalbim hasta, dermansızım, Yüzünü andıkça kuvvet gelir, gençleşirim. Yani; her ne kadar ihtiyar, hasta ve mecalsiz olsam da, hakiki sevgilinin aşkı ve O’na kavuşma isteğinin cilvelerini gördükçe gençleşirim.” 

Hazırlama tarihi: 01 / 01 / 2021
Yazı Yorumları: 0


Paylaş: Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google




Önceki: Şeytanın sloganları
Sonraki: Hz Mehdi Alametleri




Henüz yorum bulunmamaktadır. İlk yorumu siz yapabilirsiniz.

Ad, Soyad *
E-Mail
Kalan karekter sayısı:
Yorum *
Güvenlik kodunu giriniz:
captcha
*
(* Doldurulması zorunlu alanlar)




Naksibendi.com.tr

MENZİL ALTIN SiLSiLE
Naksibendi.com.tr

Naksibendi.com.tr

Naksibendi.com.tr

Site İçi Arama
Sepet
Sepetiniz boş.
Üye İşlemleri
Kullanıcı adı
Şifre
Paylaş
Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google

İçerik Rss - İçerikler Rss - Gizlilik Politikası