Bütün Ehl-i Sünnet tarikat Pirlerine ve mensuplarına saygı ve sevgisi olan, Kur'ân ve Sünnet'e sımsıkı bağlanmaya azmetmiş, elest bezminde verdiğimiz sözü unutmayan Müslümanlarız Şeyh Muhammed Seyfeddin (1639-1684) - Menzil Nakşibendi Tarikatı - Tasavvuf sohbetleri Şeyh Muhammed Seyfeddin hayatı

Naksibendi.com.tr

Naksibendi.com.tr

İstatistikler
Toplam: 3618186
Aktif: 20
Bugün: 104
Dün: 956
E-Mail Bülteni
Ad, Soyad:
E-Mail:
    
Naksibendi.com.tr

Şeyh Muhammed Seyfeddin (1639-1684)

Şeyh Muhammed Seyfeddin (K.S) [1639 – 1684]

Seyfeddin-i Faruki  Evliyalar  Hindistan’ın büyük velilerinden. insanlara islamiyetin emir ve yasaklarını anlatarak, onların dünyada ve ahirette, saadete, mutluluğa kavuşmalarına vesile olan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” adı verilen alim ve velilerin yirmi beşincisidir.

imam-ı Rabbani hazretlerinin torunu ve Urvetü’l-Vüska Muhammed Ma’sûm-i Farûki hazretlerinin beşinci oğludur. ismi, Muhammed Seyfeddin, nisbesi Farûki’dir. Muhyissünne lakabıyla meşhûr olmuştur. 1639 (H.1049) senesinde Hindistan’ın Serhend şehrinde doğdu. l684 (H.1096) senesinde aynı yerde vefat etti. Kabri, babası Muhammed Ma’sûm-i Farûki’nin türbesinin yakınındaki türbededir.     

Muhammed Seyfeddin-iFarûki hazretlerinin doğumundan itibaren büyük bir zat ve insanlara hidayet rehberi olacağı belliydi. Nakledilir ki: Doğum zamanında bir melek görünüp; “Doğduğu gün, öldüğü gün ve tekrar dirildiği gün allah’ın selamı üzerine olsun” mealindeki, Meryem sûresi on beşinci ayet-i kerimeyi okuyarak müjde vermişti.     

Seyfeddin-i Farûki küçük yaşından itibaren ilme yönelip ders okuyabilecek yaşa geldiği zaman, Kur’an-ı kerimi ezberledi. Sonra amcası Muhammed Said’den akli ve nakli ilimleri tahsil edip kısa zamanda çok şeyler öğrendi. Zamanının bir tanesi ve marifet deryası olan babası Muhammed Ma’sûm-i Farûki’nin teveccüh ve sohbetleriyle, Nakşibendiyye yolunun usûl ve adabı üzere tasavvuf yolunda ilerleyip, kısa müddet     içinde Vilayet-i hassa-i Muhammediyye’ye kavuştu. Birçok haller ve kerametler sahibi oldu. Önce ve sonra gelenlerin olgunluk ve üstünlükleri ile güzel ahlakını üzerinde topladı.

Manevi derecelere kavuşup, arifler semasının ayı ve alimlerin baştacı oldu.Kendisine, ilahi hazinelerin kapıları aralanıp, birçok ihsanlara kavuştu.     Zahiren ve batınen olgunlaştıktan sonra yüksek babasının emriyle insanlara, allahü tealanın dinini, sevgili Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem güzel ahlakını anlatmak ve vaktin sultanı Evrengzib alemgir Hanın dini terbiyesi için vazifelendirilip Delhi’ye gitti.     Ömrünün her saatini,Emr-i bil-marûf ve Nehy-i anil-münker yapmakla geçiren Seyfeddin-i Farûki hazretleri, Delhi’ye vardığı zaman, şehrin kapısında iki azgın fil ve bunları zabt etmeye çalışan iki heybetli pehlivanın resimlerinin asılı olduğunu gördü. Sultana o resimleri indirtip yok edinceye kadar şehre girmeyeceğini bildirdi. Sultan resimleri indirtip yok ettirince şehre girdi. Sultan alemgir Han, kendi isteğiyle ve samimi olarak Seyfeddin-i Farûki hazretlerine talebe oldu. Sohbetleriyle şereflendi. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen Kur’an-ı kerim okumayı öğrenip ezberledi.

Sohbetlerinin bereketiyle Hindistan’da yayılmış birçok bid’at ve sapıklık, Sultan alemgir Han tarafından ferman çıkartılarak ortadan kaldırıldı ve Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem unutulmuş ve kaybolmuş sünnetleri ortaya çıkarıldı. Diğer vezirler, valiler ve devlet adamları da Seyfeddin-i Farûki hazretlerinin sohbetleriyle şereflenip hidayete kavuştular. Ona son derece saygı duyup huzûrunda ayakta dururlardı.     Muhammed Seyfeddin-i Farûki hazretlerinin himmet ve bereketiyle, Hindistan’ın her tarafında islamiyet yayılıp müslümanlar kuvvetlendi. Bid’at sahipleri ve kafirler perişan olup, hiçbir yerde kabûl görmediler. Hindistan hiçbir zaman böyle bir devir görmemişti.     

Muhammed Seyfeddin-i Farûki hazretleri, Delhi’deki bu gelişmeleri ve Sultan alemgir Hanın sevindirici halini babasına mektup yazarak bildirdiği zaman, babası çok sevinip dua etti.     

Sultan alemgir Han, bir gün MuhammedSeyfeddin Farûki’yi husûsi bahçesine davet etti. Bu bahçenin ortasında gayet süslü bir havuz, havuzun içinde, gözleri elmastan, bedeni altından yapılmış balık şekilleri vardı. Seyfeddin Farûki buraya gelince; “Önce altından yapılmış bu balıkları kırın.” buyurdu. Hepsini kırıp yok ettiler. Sultan; zeki, kabiliyetli, tasavvuf ehline ve allah adamlarına karşı muhabbet beslediği için, bu durumlara memnun oluyor, allahü tealaya şükredip; “Benim saltanatım zamanında böyle evliya yetiştiği için, Rabbime sayısız şükürler olsun.” diyordu.     Delhi’de, onun sohbet meclisleri çok bereketli ve kalabalık olurdu. Kafirler, facirler, fasıklar da onun sohbet meclisine gelip, yüksek huzûruyla şereflenince, hidayete kavuşup eski günahlarına tövbe edip, istigfar ederek geri dönerlerdi. Onun sohbeti bereketiyle, binlerce kişi hidayete ve kemale kavuşup, yüksek derecelere ulaşmıştı. Dergahına her gün binlerce kişi gelir feyz alırdı.     

Bir gün Şehzade Muhammed azam Şah, teveccühüne kavuşmak ve sohbetiyle şereflenmek için Muhammed Seyfeddin hazretlerinin dergahına geldi. Dergah kapısının önü çok kalabalık olduğundan buradan geçip huzura gelmekte güçlük çekti. Bu sırada başından sarığı düşüp, kaftanı kenara takıldı. Muhammed Seyfeddin’in feyzli ve bereketli sohbetiyle şereflendikten sonra babasının yanına döndü. insanların, Muhammed Seyfeddin hazretlerine karşı duyduğu iştiyakı, arzuyu ve gösterdiği rağbeti anlatınca, Sultan çok sevinip; “allahü tealaya hamd olsun ki, benim zamanımda sultanların bile huzûruna zorlukla çıkabileceği evliya kullar yarattı.” diye şükr etti.     

Muhammed Seyfeddin, insanların haklarına ve kardeşlerine karşı hürmet eder, haklarını gözetirdi. Bir gün aynı Şehzade kendisini davet edince, kardeşlerinden, yaşca kendinden büyük olanını da beraberinde götürmüştü. Şehzade, bu veli kardeşlerin ellerine su dökmek için leğen ve ibriği almış bekliyordu. Muhammed Seyfeddin hazretleri şehzadenin elinden ibriği ve leğeni alıp, ağabeyinin eline su döktü. Sonra ibriği şehzadeye verdi.Şehzade de onun eline su döktü.     

Dünyayı sevenler ve dünyalık isteyenlerle arkadaşlık etmekten ve beraber oturmaktan şiddetle kaçınırdı. Yüksek sohbet meclisinde bulunanlar onun bir an evvel gelmesini şevkle beklerlerdi. Meclisinde olanlardan birisi, “allah” ismi celalini söylese, Muhammed Seyfeddin (rahmetullahi aleyh) dehşete düşerek, kendinden geçip, kuş gibi çırpınırdı. Elinde olmayarak kendilerinden pekçok haller ve kerametler zuhûr ederdi.     Bir sohbeti sırasında buyurdu ki: “açlık ve mücahede, harika ve kerameti arttırır. Evliyanın sohbeti ise kalbe zikri yerleştirir. Sünnete tabi olmayı kolaylaştırır.

Yetecek kadar yiyiniz. Zira yolumuzun büyükleri, bu yolu kalbde daima allah sevgisini bulundurmaya devam ve sohbet üzerine kurmuşlardır. Zühd (dünyadan uzaklaşmak) ve şiddetli mücahedenin (nefsin istemediği şeyleri yapmak) neticesi, keramet ve tasarruftan ibarettir. Biz bunları işden bile saymayız. Bizim maksadımız ancak zikre devam, allahü tealanın yasaklarından kaçınıp emirlerine uymak, Resûlullah efendimizin sünnet-i şerifine tabi olmak, bir de çok feyz ve bereketlere kavuşmaktır.”     Bir gün Muhammed Seyfeddin hazretlerinin meclisinde bulunan kimselerden birisinin hatırından; “Şeyh çok büyükleniyor.” diye geçti. Bu durum, Muhammed Seyfeddin’e allahü tealanın yardımıyla zahir olunca, ona; “Benim bu halim, allahü tealanın kibriya sıfatının tecellisidir.” buyurdu.     Cüzzam hastalığına yakalanmış biri, Muhammed Seyfeddin hazretlerine gelip şifa için dua istedi. O dua edince hasta iyileşti.     Her hali islamiyete ve sevgili Peygamberimizin sünnet-i seniyyesine uygun olan MuhammedSeyfeddin-i Farûki hazretleri bir sohbeti sırasında buyurdu ki:     “Sonsuz nimetlerin sahibiallahü tealaya hamd olsun. Peygamberlerin efendisine salat ve selam olsun. allahü teala hepimizi daima kendisiyle bulundursun ve masiva ile meşgûl olmaktan bizleri korusun.     

Beyt:     allah sevgisinden başka ne varsa,  Hepsi cana zehirdir, şeker dahi olsa. Allahü teala sonsuz ihsanıyla kendi rızasına uygun yaşamamızı nasib eylesin. Çok eski bir düşman olan bu alçak dünya, ister dostu, ister düşmanı olsun hiç kimseyi kendi haline bırakmaz ve hiç kimseye acımaz. En sonunda herkesi aldatarak vefasızca ebediyyen terk eder. akıllı o kimsedir ki, şu birkaç günlük ömründe allahü tealaya kulluk ederek, O’nun vad ettiği sonsuz saadet yolunu tutar.

Beyt:     Saadet topu ortaya kondu,  Topu kapan yok, erlere n’oldu?     Bütün hareketlerde, yemede, uyumada, konuşmada, ahkam-ı islamiyyeye tam uymalı, bilhassa bu zamanda, giyinmede dikkatli olmalıdır. Erkeklere ipek elbise giymek haramdır. adet halini almış olan bu tehlikeye düşmemek için çok uyanık olmalıdır. allahü tealadan başka hiçbir şeyin asla kalbinize gelmemesi için zikre çok devam ediniz. Bu hale bu yolun büyükleri “kalbin fani olması” demişlerdir.     Allahü tealadan gelen bela ve musibetlere sabretmek husûsunda da yazdığı bir taziye mektûbunda buyurdu ki: “allahü teala Bekara sûresi 156. ayet-i kerimesinde mealen; “Ey Resûlüm! Belaya ve musibete sabredenlere müjdele ki, onlar bela ve musibet gelince dediler ki: “Biz hayatımızda allahü tealanın kuluyuz ve öldükten sonra da yine O’na döneceğiz.” buyruldu. Üzüntümü nasıl anlatacağımı ve ne yazacağımı bilemiyorum. Herkesin sevdiği ve allahü tealanın sonsuz affına muhtaç, Seyyid Emir Hanın insanı ürperten ölüm haberini işitince ne kadar elemlere gark olduğumuz, ne türlü gam ve sıkıntılara düştüğümüz, söz ve yazıya sığmaz. Bir gün bu haber gelince, bütün ev halkı dayanılmaz acılara ve hüzne kapıldılar. Hastalık gibi bazı maniler olmasaydı, bu fakir bizzat gelerek başsağlığı dileyecektim. Bu acı yalnız sizin değil, hepimizin, bütün dostlarımızın müşterek acısıdır. Lakin elden ne gelir. Hiç kimse ölümden kurtulamıyacaktır. Enbiya (aleyhimüsselam) ve evliya (kaddesallahü esrarehum) bu ölüm köprüsünden geçince başka insanlar ne yapabilir ki? Zümer sûresi 30. ayet-i kerimesinde mealen; “Ey Resûlüm! Elbette sen öleceksin ve Mekke müşrikleri de ölecektir.” buyruldu. Bu ayet-i kerime sözümüze kati delildir. Sizin için de bizim için de ölüm hemen önümüzdedir, gelecektir. Naziat sûresi 7. ayet-i kerimesinde mealen; “Kıyamet günü birinci sûr ile bütün gökler harekete geçecek, bütün mahlûkat yok olacak, herkes ölecektir.

ikinci sûr ile bütün mahlûkat yeniden hayat bulacaktır.” buyruldu. Hazret-i müceddid-i elf-i sani rahmetullahi aleyh, imam-ı Nevevi’nin rahmetullahi aleyh Hilyet-ül-Ebrar kitabından naklen buyurmuşlardı ki: “abdullah ibni Zübeyr radıyallahü anh zamanında insanlar üç gün taûn hastalığına yakalandılar. Bu salgın hastalıkta, Peygamberimize sallallahü aleyhi ve sellem hizmet eden Enes’in (radıyallahü anh) seksen üç oğlu ve torunu ve abdurrahman ibni Ebi Bekr’in (radıyallahü anh) ise kırk oğlu ve torunu vefat etmiştir.” insanların en hayırlısı Peygamber efendimize, Eshab-ı kiramına (radıyallahü anhüm) öyle muamele yapılınca, bizim gibi asiler hangi hesaba dahil edileceğiz? Yine yüksek dedemiz ve manevi rehberimiz Müceddid-i elf-i sani hazretleri, Muhammed Sadık (rahmetullahi aleyh) amcamın taûndan vefatı esnasındaMahdûmzade Kilan’a yazdıkları mektupta buyurmuşlar ki: “En aziz oğlumdan ayrılık, en büyük musibet ve belalardandır. Başka bir kimseye bunun gibi bir musibet isabet ettiğini bilemiyorum. amma allahü teala hazretlerinin bu musibet esnasında, bu zayıf kalbe ihsan ettiği sabır ve şükürler, O’nun en büyük nimetlerindendir. allahü teala hazretlerinden bu belanın mükafatını ahirette vermesini dilemeliyiz.

Bir hadis-i kudside buyrulmuştur ki: “Ey insanoğlu! Gönderdiğim bela ve musibete sabredersen, ben de ahirette senin için Cennet’e girmenden başka bir mükafata razı olmayacağım.” vesselam.”     Seyfeddin-i Farûki hazretleri insanlara maddi ve manevi her türlü yardımı yapardı. Yardımlaşmanın önemini belirterek buyurdu ki:     “allahü tealaya hamd olsun. iki cihanın efendisi Muhammed aleyhisselama salat ü selam olsun. allahü tealaya vasıl olanların imamı, hadis alimlerinin önderi; yüz bin hadis-i şerifi ezbere bilen Hafız abdülazim Münziri, Kırk Hadis-i Şerif adlı kitabında, ibn-i Ömer’den (radıyallahü anh) rivayet ediyor: “Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz buyurdular ki: “Kim ki bir mümin kardeşinin ihtiyacını temin ederse, mahşer günü ameller tartılırken terazinin başında duracağım. Benden imdad isteyince, o zata mutlaka şefaat edeceğim.” ibn-i abbas Peygamber efendimizden şöyle rivayet etmiştir: “Hayır ve şer allahü teala hazretlerindendir. Hayır anahtarları ellerine verilmiş olanlara müjdeler olsun. Şer anahtarları ellerine verilen kimselere yazıklar olsun.” Enes bin Malik’ten (radıyallahü anh) rivayet olunmuştur; “Bütün mahlûkatı allahü teala yaratmıştır. Onların her türlü ihtiyacını irade ederek, yaratıp göndermektedir. allahü tealanın rızası için O’nun kullarına kim daha çok hizmet ederse, allahü teala da o kullarını o kadar çok sever.” afv el-Müzeni babasından o da dedesinden (rıdvanullahi aleyhim ecmain) şöyle rivayet eder: “Peygamber efendimiz buyurdular ki: “allahü teala, insanların ihtiyaçlarını gördürmek için öyle kullar yaratmıştır ki, onlara Cehennem azabı yoktur. Kıyamet günü olunca onlar için nûrdan kürsüler hazır olur. insanlar hesaba çekilirken onlar allahü teala ile sohbet ederler.” ali ibni Ebi Talib (radıyallahü anh) rivayet etti.Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Kim ki bir mümin kardeşine yardım ve ihtiyacını temin etmek için harekete geçip yürürse, allahü tealanın yolunda harb eden mücahidler sevabı verilir.” Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle rivayet etti.

Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Kim ki bir müslüman kardeşinin ihtiyacını temin ederse, allahü tealanın yakın dostu ve veli kulu olur. Bir kimse mümin kardeşinin sıkıntısını gidererek sevindirirse, allahü teala o mümine mahşerde, sıratı geçerken iki tane nûrdan ışık verir. Bu iki nûrun ziyasının kudretini yalnız allahü teala verir.” Vesselam evvelen ve ahiren.”     allah adamlarını ve evliyayı sevmenin önemiyle ilgili olarak da buyurdu ki:     “…Bu büyükleri sevme saadetiyle, hiçbir üstünlük ölçülemez. Bu büyüklere muhabbet, bir kimsenin en üstün vasfı olmalıdır. Bu sebeple sonsuz derecelere yükselmek ümid edilir. allah adamlarını sevmenin insana kazandıracağı üstünlükler ve dereceler, ifade edilemez, kitaplara sığdırılamaz. Vesselam.”     Seyfeddin-iFarûki hazretleri çeşitli zamanlardaki sohbetlerinde buyurdu ki:     Hadis-i şerifte buyruldu ki: “islam ve sultan ikiz kardeş gibidir. O ikisinden birisi ancak diğeri ile iyi olur. Temeli olmayan bir şey yıkılır. Muhafızı olmayan bir şey de zayi olur.”     Bekara sûresi 201. ayet-i kerimesinde mealen; “Kimi de; “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyi hal ver, ahirette de iyi hal ver ve bizi o ateş (Cehennem) azabından koru” der.” buyruldu. imam-ı Fahreddin-i Razi bu ayet-i kerimenin tefsirinde buyurdu ki:     “allahü tealaya dua edenler iki kısımdır: Birinci kısım, sadece dünyalık elde etmek için dua ederler. ikinci kısım hem dünya, hem de ahiret için dua ederler. Üçüncü bir kısım daha vardır ki, onlar sadece ahiret için dua ederler. Sadece ahiret için dua etmenin doğru olup olmadığı husûsunda alimler ihtilaf ettiler. alimlerin ekserisi, sırf böyle dua etmenin doğru olmayacağını söylediler. Çünkü insan muhtaç ve zayıf bir varlıktır. Ne dünyanın elem ve acılarına, ne de ahiretin sıkıntı ve meşakkatlarına güçleri yetmez. En uygun olanı dünya ve ahiretteki kötülüklerden allahü tealaya sığınmak, her iki alemde de iyi hal üzere bulunmayıO’ndan istemektir.”     

Yine Fahreddin-i Razi tefsirinde, Enes bin Malik’in şöyle anlattığını haber veriyor: “Bir defasında Resûlullah efendimiz bir zatın ziyaretine gitti. Hastalık sebebiyle o kimse gayet zayıf ve halsiz düşmüştü. Resûlullah efendimiz o kimseye; “Sen allahü tealaya nasıl dua ederdin?” diye sordu. O da; “Ben; “allah’ım! ahirette eziyette olmayayım da dünyada nasıl olursam olayım. ahirette sıkıntı çekeceksem onu bana dünyada ver.” diye dua ederdim.” dedi. Bunun üzerine Resûlullah buyurdu ki: “Senin buna gücün yetmez. Sen şöyle de: “Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver. Bizi Cehennem azabından koru!” Sonra Resûlullah efendimiz o kimseye dua etti. O kimse allahü tealanın izni ile şifa buldu.     Eğer allahü teala kullarına, hiç dert ve elem vermemiş olsa veya çok az vermiş olsaydı, insanlar O’na ibadet etmekten ve O’nu zikretmekten gafil olurlardı. insanın, dünya ve ahiret saadetine, allahü tealanın rahmetine kavuşabilmesi için, ibadet ve taatten ve zikrden geri kalmaması şarttır. Buna göre herkes allahü tealanın rahmetine muhtactır. Bu durumda iyi düşünce, dert ve sıkıntıların, aslında birer nimet ve insanı allahü tealaya çeken birer kemend oldukları anlaşılır.”     

Ömrünü, islamiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanlara anlatarak onların dünyada ve ahirette saadete, kurtuluşa ermeleri için sarf eden Muhammed Seyfeddin hazretleri bin dört yüz veli yetiştirdi. Bir çok veli ve mürşid-i kamil yetiştirip, insanların hidayete kavuşmalarına vesile oldu. Seyyid Nûr Muhammed Bedayûni, yetiştirdiği talebelerinin en büyüğü ve kamilidir. Sekiz oğlu vardı. Üçü kendi huzûrunda kemale geldi. Beşi henüz küçüktü. Büyük olan oğulları Şeyh Muhammed a’zam, Şeyh Muhammed Hüseyin ve Şeyh Muhammed Şuayb’dır. Diğer oğulları; Muhammed Îsa, Muhammed Mûsa, Muhammed Kelimetullah, Muhammed Osman ve abdurrahman’dır. altı kızı vardı. Bunlar; Cennet, Habibe, Saire, Şehri, Refiunnisa ve Zehra’dır.     

Mektûbat-ı Seyfiyye adlı bir eseri olup, içinde yüz doksan mektup vardır. Bu kıymetli eseri, oğlu Muhammed a’zam toplayıp kitap haline getirmiş, Hindistan’ın Haydarabad şehrinde basılmıştır.     iNKaR MI EDiYORSUN     Halktan birisi Seyfeddin-i Farûki’nin büyüklüğünü inkar ederek kabul göstermemişti. O gece rüyasında bir grup gece bekçisi gelip onu şiddetli bir şekilde döğmeye başladılar ve; “allahü tealanın sevgilisi olduğu halde, sen Muhammed Seyfeddin hazretlerinin üstünlüğünü inkar ediyorsun öyle mi?” dediler. Bu korkuyla uyanıp, yaptığına tövbe etti ve onun talebeleri arasına girdi.        DUa ORDUSU     Seyfeddin-i Farûki hazretleri, Mektûbat’ında yer alan ve zamanın sultanına yazdığı mektupta şöyle buyurdu:     “Sûre-i Hacc’ın 40. ayet-i kerimesinde mealen; “allahü tealanın dinine kim yardım ederse, allahü teala da o kimseye yardım eder.” buyrulmaktadır. Peygamber efendimiz buyurdular ki: “istihare yapan ümidsizliğe düşmez. istişare eden de pişman olmaz.”Mektûbunuzda yazmış olduğunuz yukarıdaki ayet-i kerime ve hadis-i şerif tarafımızdan okunarak anlaşıldı. Bu fakir, duaların kabûl olduğu ve fakirlerin sohbet ettiği zamanlarda, afaki ve enfûsi (içteki ve dıştaki) bütün düşmanlarınıza galib gelmeniz ve büyük zaferlere kavuşmanız için allahü tealaya yalvarıyor ve O’ndan yardım diliyorum.

Çünkü Hind yarımadasında ve asya kıtasında islamın kuvvetlenmesi ve yayılması, dua ordusunun yardımıyla, kazanacağınız kesin zaferlere ve neticede devletinizin güçlenmesine bağlıdır.     Yardım iki kısımdır: Birinci kısmı, görünen sebeplere bağlı kılmışlardır. Bu ise yardımın sûreti, zahiri ve bedeni gibidir. Zaferin maddi sebebini ve zahirini teşkil eden sebep, muharebe meydanlarında harb eden gaza ordularıdır. ikinci kısım ise, yardımın manevi kısmını ve rûhunu teşkil eden, gözle görülmeyen dua ordularıdır. Manevi ordular, maddi ordulardan daha kıymetlidir ve yardımın özü ve rûhudur. Yardımları, sebepleri, fethi ve zaferi isteyip yaratan allahü tealadır. Enfal sûresi 10. ayet-i kerimesinde mealen; “Yardım, yalnız allahü tealadan gelmektedir.” buyrulmaktadır.”     

Dua ordusu, hakiki yardımı gönderenallahü teala ile yine O’nun yarattığı zahiri sebep olan gaza ordusu arasında vasıta ve delildir. ayrıca dualar, kazayı ve belayı def eder. Hep doğru söyleyici Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Kazayı hiç bir şey geri çeviremez. Yalnız dua geri çevirebilir.” Duadaki bu tesir bu kudret, silahlarda asla yoktur. Dua ordusu görünüşte zayıf, aciz olsa da, gaza ordusundan daha kuvvetlidir. aynı şekilde dua ordusu rûh gibidir, gaza ordusu da maddi beden gibidir. Gaza ordusunun dua ordusuna sığınmasından başka çaresi yoktur. Çünkü, rûhsuz beden, kuvvet alamaz, zaferler elde edemez. Nitekim sevgiliPeygamberimiz, Muhacirinin fakirlerini vesile ederek, allahü tealaya dua ederlerdi. Her ne kadar bu fakir, dua ordusundan sayılmaya layık değilsem de, yalnız ismim fakir olduğu için dualarımın kabûl olma ihtimalini düşünerek, daima ümidliyim ve devamlı sizin zaferiniz için dua ediyorum. Hazırlandığınız Dekken seferinde, allahü teala sizlere galibiyet ve zaferler nasib eylesin. Bekara sûresi 127. ayet-i kerimesinde mealen; “Ya Rabbi! Sen dualarımızı işitirsin, arzularımızı bilirsin, dualarımızı kabûl eyle.” buyrulmaktadır. Vesselam.”

Hazırlama tarihi: 01 / 01 / 2021
Yazı Yorumları: 0


Paylaş: Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google




Önceki: Şeyh Nur Muhammed Bedvani (?-1722)
Sonraki: Hz Mehdi Alametleri




Henüz yorum bulunmamaktadır. İlk yorumu siz yapabilirsiniz.

Ad, Soyad *
E-Mail
Kalan karekter sayısı:
Yorum *
Güvenlik kodunu giriniz:
captcha
*
(* Doldurulması zorunlu alanlar)




Naksibendi.com.tr

MENZİL ALTIN SiLSiLE
Naksibendi.com.tr

Naksibendi.com.tr

Naksibendi.com.tr

Site İçi Arama
Sepet
Sepetiniz boş.
Üye İşlemleri
Kullanıcı adı
Şifre
Paylaş
Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google

İçerik Rss - İçerikler Rss - Gizlilik Politikası