Bütün Ehl-i Sünnet tarikat Pirlerine ve mensuplarına saygı ve sevgisi olan, Kur'ân ve Sünnet'e sımsıkı bağlanmaya azmetmiş, elest bezminde verdiğimiz sözü unutmayan Müslümanlarız Şeyh Ali Ramiteni (?- 1328) - Menzil Nakşibendi Tarikatı - Tasavvuf sohbetleri Şeyh Ali Ramiteni mucizeleri kerametleri(?- 1328)

Naksibendi.com.tr

Naksibendi.com.tr

İstatistikler
Toplam: 3618209
Aktif: 11
Bugün: 137
Dün: 956
E-Mail Bülteni
Ad, Soyad:
E-Mail:
    
Naksibendi.com.tr

Şeyh Ali Ramiteni (?- 1328)

Şeyh ali Ramiteni (KS) ( ? – 1328)    

Buhara yakınlarındaki Ramiten kasabasında doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1328 (H.728) yılında Harezm şehrinde vefat etti. Ramiten’de küçük yaştan îtibaren ilim tahsîline başladı. akıl ve zekasının parlaklığı, kavrayış kabiliyetinin yüksekliği dolayısıyla kısa zamanda ilim yolunda yükseldi. Sonunda herkese ilim saçan, yol gösteren, kalbinden nûr ve hikmet kaynakları fışkıran hazret-i Şeyh Mahmûd-i İncirfagnevî’ye kavuştu.

ali Ramitenî, ondan manevî yönden çok üstün makamlar elde etti. ardı arkası gelmeyen vilayet, evliyalık derecelerine kavuştu. Manevî ve maddî ilimlerde kemal buldu. Öyle ki, şaşırmışların sığınağı, doğru yoldan ayrılanların rehberi, hakka davet edenlerin büyüklerinden oldu.  Hace Mahmûd-ı İncirfagnevî Hazretleri, vefatı yaklaşınca, hilafeti ali Ramitenî Hazretleri’ne verdi ve bütün talebelerini ona ısmarlayıp, emanet etti.  ali Ramitenî Hazretleri Pîr-i Nessac ve azîzan isimleri ile şöhret bulmuştur. Kendisi ibadet ve derslerden sonra boş zamanlarda helal lokma kazanmak için dokumacılık yapardı. Bu sebeple kendisine dokumacıların şeyhi manasına Pîr-i Nessac derlerdi.  ali Ramitenî Hazretleri’ne, “azîzan” denmesinin sebebi ise şöyle anlatılır: Bir zaman ali Ramitenî’nin evinde iki-üç gün yiyecek bir şey bulunmadı.

Evdekiler açlık sebebiyle çok üzülüyorlardı. Gelen misafire de evde ikram edecek bir şey yoktu. O sırada ali Ramitenî Hazretleri’nin talebelerinden yiyecek satan bir genç, pirinç doldurulmuş bir horoz hediye getirdi. “Bu yemeği, sizin ve yakınlarınız için hazırladım. Eğer hediyemizi kabûl buyurursanız, bizi memnun edersiniz.” diyerek yalvardı. Bu nazik anda gelen yemekten son derece hoşnud olup, o talebesine iltifatlarda bulundu. Bu yemeği, misafirine ikram ederek ağırladı.  Misafir gittikten sonra o talebesini çağırtarak; “Getirdiğin bu yemek, sıkıntılı bir anımızda imdada yetişti. Sen de bizden her ne muradın var ise iste! Çünkü hacet kapısı şu anda açıktır.” buyurdu.

Genç de; “İlimde ve evliyalık makamında size benzemekten başka bir arzum yoktur. Beni bu hale kavuşturmanızı istirham ediyorum efendim!” dedi. ali Ramîtenî Hazretleri; “Çok zor ve yükü ağır bir iş arzû ettin. Bunun yükünü kaldıramazsın. Üzerimizdeki yük, senin omuzlarına çökecek olursa ezilirsin. İstersen başka bir dilekte bulun.” buyurdu. Genç ise; “Dünyada tek muradım, aynen sizin gibi olmaktır. Size benzemekten başka bir şey beni tesellî etmez. Buna rağmen, siz nasıl arzu buyurursanız, ona razıyım efendim.” dedi. Bunun üzerine ali Ramîtenî Hazretleri; “Pekala” buyurup, elinden tutarak beraberce husûsî halvethanesine girdiler. Yüzyüze oturarak, o şahsa teveccüh etmeye başladı. O genç, bir müddet sonra zahir ve batında allah-u Teala’nın izniyle ali Ramitenî’nin derecelerine kavuştu. Fakat aşktan sarhoş olup, kendinden geçti. Öylece kırk gün daha yaşayıp vefat etti. Ona bir anda kendi makamlarını verip, kendisi gibi yaptığı için, iki azîz manasında, hazret-i üstadın ismi “azîzan” olarak kaldı.  Bundan sonra ali Ramitenî Hazretleri’nin sohbet halkası genişledi. İlim ve tasavvuf talipleri dünyanın her tarafından onun huzûruna koşuyorlardı. Herkes bilemediği ve çözemediği suallerin cevabını ondan soruyordu. Kısaca azîzan Hazretleri dünyaya İslamiyeti yayan bir güneş gibi idi.  O, irşad, insanlara doğru yolu gösterme makamına gelmiş olan talebelerine şöyle nasîhat ederdi:  “İrşad işine giren bir kimseye gerekir ki: Önce mürîdin, talebenin yeteneğini, kabiliyetini bile… Bunu bildikten sonra ona zikir telkini yapar, yeteneğine göre onu yetiştirir.

Bu bakımdan mürîd (talebe) terbiyesi işine girmiş olan tıpkı kuş yetiştiricisi gibidir. Kuş terbiyecisi, kuşun kursağına ne kadar yem gireceğini bilmesi gerekir ki ona fazla yem yüklememelidir. Buna göre mürşîd olan zat da, mürîdin kabiliyeti nisbetinde ona zikir telkini yapar.”  ali Ramitenî Hazretleri ile aynı yüzyılda yaşayan büyük alim Rükneddîn alaüddevle Semnanî zaman zaman Şeyh Hazretlerine mektup yazar ve sorular sorardı. Bir gün yine bir talebesi gelerek ali Ramitenî Hazretlerine, hocasının şu sorulara cevap istediğini bildirdi.  Suallerinden birisi şöyle idi: “Biz, gelenlere her hizmeti yaptığımız halde, gelenler size gelir. Biz mükellef sofralar, çeşit çeşit yemekler ikram ettiğimiz halde, sizde böyle bir şey yok iken, gene de insanlar sizden razı bizden değillerdir. Bunun sebebi nedir?”  Cevap: Minnet karşılığı hizmet edenler çoktur. Hizmetini minnet bilenlerse azdır. Çalışınız ki, hizmetinizi minnet bilesiniz. O zaman şikayetçiniz olmaz.  İkinci sual: Duyduğumuza göre, sizi Hızır aS terbiye etmiş; bu nasıl olmuştur?  Cevap: allah-u Teala’nın zatına aşık öyle kulları vardır ki, Hızır da onlara aşıktır.  Üçüncü sual: İşittik ki, siz gizli zikir yerine açık zikirle uğraşmaktasınız. Bu nasıl olur?  Cevap: Biz de işittik ki, siz, gizli zikirle meşgûl imişsiniz. Mademki işittik, demek sizinki de gizli zikir değil. Gizli zikirden murad hiçbir şeyin bilinmemesi değil midir? Ha gizli zikirle meşgûl olmuşsunuz, ha açık zikirle. İkisi de müsavîdir.  Hoca ahmed Yesevî Hazretleri’nin en büyük talebelerinden olan Seyyid ata zaman zaman ali Ramitenî Hazretleri ile buluşur görüşürlerdi. ancak buna rağmen bir gün Seyyid ata’nın dilinden azîzan Hazretleri hakkında uygun olmıyan bir söz çıktı. aynı gün asya içlerinden gelen çapulcu alayları Seyyid ata’nın bulunduğu havaliyi yağmalayıp, oğlunu da esir alıp gitmişler.

Seyyid ata başına gelen bu felaketin, azîzan Hazretlerini üzmenin cezası olduğunu anladı, yaptığına pişman oldu. Büyük bir ziyafet hazırladı. Özür dilemek için ali Ramitenî’yi davet etti. azîzan Hazretleri Seyyid’in maksadını anlayıp, ricasını kabûl etti ve davetine geldi. Bu mecliste pek çok alim ve velî var idi. Sofralar kuruldu. Herkes buyur edildiğinde, ali Ramitenî; “Seyyid ata’nın oğlu gelmeyince, ali bu sofradan ağzına tuz koymaz ve elini yemeklere uzatmaz.” dedi ve sonra bir müddet sessiz beklediler. Orada bulunanlar, bu sözün ne demek olduğunu düşünürken, birden kapı çalındı, içeriye Seyyid ata’nın oğlu giriverdi. Bu hali görünce meclisten bir feryad-ü figandır koptu. Oradakiler şaşırdılar, dona kaldılar. Gelen gençten, nasıl kurtulduğunu sordular. Genç de; “Şu anda bir grup kimsenin elinde esir idim. Elim ayağım iplerle bağlı idi. Şimdi ise kendimi yanınızda görüyorum. Nasıl oldu, ellerim nasıl çözüldü, beni kim kurtararak on günlük yoldan yanınıza geldim, hiçbir şey bilmiyorum.” dedi. Meclistekiler bunun azîzan Hazretleri’nin bir kerameti ve tasarrufu ile olduğunu anladılar. Herbiri onun talebesi olmakla şereflendiler.  ali Ramitenî Hazretleri, talebelerinin zaman zaman sohbetlerinde sorduğu suallere karşı şöyle buyurdular:  “allah-u Teala, mü’min bir kulunun gönlüne bir gecede üç yüz altmış defa nazar eder.” sözünün manası şudur: “Kalbin, vücûda açılan üç yüz altmış penceresi vardır. Gönül, allah-u Teala’nın zikriyle kaynayıp coşunca, allah-u Teala o kalbe nazar eder. Bu nazar ile kalbe doğan feyzler ve nûrlar, bu üç yüz altmış koldan bütün vücûda yayılır. Böyle nûrların ve feyzlerin yayıldığı bir uzuv, kendi haline göre zevkle ibadet eder, yapılan taat ve ibadetlerden lezzet alınır.”  Buyurdular ki: “Talebenin, maksadına kavuşması için çok çalışması, nefsini terbiye etmek için çok uğraşması lazımdır. Fakat bir yol vardır ki, nefsi itmînana kavuşturup, rûhu kısa zamanda yüksek derecelere ulaştırır. O da; allah-u Teala’nın sevgili kullarından birinin gönlünü kazanmaktır. Zîra, onların kalbi, allah-u Teala’nın nazar ettiği yerdir.”  Hallac-ı Mansûr zamanında, büyük mürşid abdülhalık Gücdüvanî Hazretleri’nin talebesinden birisi bulunmuş olsa idi, elbette ona imdad edip, tasavvufun en yüksek makamlarına çıkarır idi. Hallac-ı Mansûr da o hallere düşmezdi.”  “allah-u Teala’ya hiç isyan etmediğiniz bir dille dua ediniz ki, duanız kabûl olsun.”  “İki halde kendinizi sakının: Söz söylerken ve yemek yerken.”  “Halkı hakka davet eden kimse, canavar terbiyecisi gibi olmalıdır. Canavar terbiyecisi, nasıl uğraştığı hayvanın huyunu ve istidadını bilip de ona göre davranırsa, o da öyle!..”  “İbadetlere sarılmak ve onları yerine getirmek lazımdır. Yerine getirilince de yapılmadı farzetmelidir. Böylece kendini kusurlu bilerek taat ve ibadete yeniden başlamalıdır.”  Harezm’de de pekçok talebe yetiştiren ali Ramitenî Hazretleri 1321 (H.721) veya 1328 (H.728) yılında 130 yaşında iken vefat etti. İhtiyaç sahipleri kabrini ziyaret ederek, mübarek rûhaniyetinden istifade etmektedirler.     

Özbekistan – Buhara – Harezm’de defnedilmiştir.  ali Ramitenî Hazretleri’nin iki oğlu olup, ikisi de maddî ve manevî ilimlerde söz sahibi idiler. Hace azîzan, vefatından sonra bulunduğu yerdeki talebelerle meşgûl olmayı küçük oğlu İbrahim’e bıraktı. Büyük oğlu da maddî ve manevî ilimlerde çok ileri idi. İnsanlara doğru yolu gösterme vazîfesi, niye büyük oğluna verilmedi? diye, bunları tanıyanlarda bir düşünce hasıl oldu. Büyük alim Hace ali Ramitenî, bu düşünceleri anlayıp buyurdu ki: “Büyük oğlum bizden sonra fazla yaşamaz. Kısa zamanda bize kavuşur.” Gerçekten onun vefatından on dokuz gün sonra büyük oğlu da babasına kavuştu.  azîzan Hazretleri’nin dört büyük halîfesi olup, hepsi de fazîlet ve kemal sahibi idiler. Her biri onun vefatından sonra, cenab-ı Hakk’ı isteyen talebeye ders öğretmekle meşgûl oldular. Dört halîfesinin de adları Muhammed’dir. Birincisi, Hace Muhammed Külahdûz’dur. Harezm’de medfundur. İkincisi, Hace Muhammed Hallac-ı Belhî’dir. Belh şehrinde medfundur. Üçüncüsü, Harezm’de medfun olan Hace Muhammed Baverdî’dir. Dördüncüsü ve halîfelerinin en büyüğü, Hace Muhammed Baba Semmasî olup, vefatı yaklaştığında bütün talebelerini yetiştirmesi için onu vazîfelendirdi. Yerine Muhammed Baba Semmasî Hazretlerini vekîl bıraktı.  ali Ramitenî Hazretleri, allah-u Teala katında sevgili bir kul olabilmenin on şartı olduğunu bildirip bunları şöyle sıralamaktadır:  1. Temiz olmaktır. Temizlik de iki kısma ayrılır.  a. Zahirî temizlik: Dış görünüşün temiz olmasıdır. Bu, bütün insanların dikkat edeceği hususlardandır. Giyecek, yiyecek, içeceklerin ve kullanılacak bütün eşyaların temiz olmasıdır.  b. Batın temizliği: Kalbin iyi huylarla dolu olmasıdır. Hased etmemek, başkaları hakkında kötülük düşünmemek, allah-u Teala’nın düşmanlarından nefret etmek, dostlarına da muhabbet etmek gibi Cenab-ı Hakkın beğendiği iyi huylardır. Kalb, allah-u Teala’nın nazargahıdır. Bu sebeple kalbe dünya sevgisi doldurmamalıdır. Haram olan yiyeceklerle beslenmemelidir. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp dua ediyor. Ya Rabbî! diye yalvarıyor.

Halbuki, yediği içtiği haram, gıdası hep haram. Bunun duası nasıl kabûl olur?”Yani haram yiyenin duası kabûl olmaz buyruldu. Gönül, kalb temiz olmazsa ibadetlerin lezzeti alınamaz, marifete, allah-u Teala’ya ait bilgilere kavuşulamaz.  2. Dilin temizliğidir. Dilin münasebetsiz ve uygun olmayan sözleri söylemeyip susması, Kur’an-ı kerîm okuması, emr-i ma’rûf ve nehy-i münkerde bulunması, allah-u Teala’nın emirlerini yapmayı ve yasaklarından kaçınmayı bildirmesi, ilim öğretmesi gibi. Zîra sevgili Peygamberimiz; “İnsanlar, dilleri yüzünden Cehennem’e atılırlar.” buyurdu.  3. Mümkün olduğu kadar insanlardan uzak durmağa çalışmalıdır. Bu sebeple göz, haram şeylere bakmamış olur. Zîra kalb, göze tabidir. Her harama bakış, kalb aynasını karartır. Nitekim Peygamber Efendimiz; “Yabancı kadınların yüzlerine şehvet ile bakanların gözlerine, kıyamet günü ergimiş kızgın kurşun dökülecektir.” buyurmuştur. Yabancı kadınlara bakmak haramdır.  4. Oruç tutmaktır. İnsan oruç tutmak sûretiyle meleklere benzemiş ve nefsini kahretmiş olur. Bununla ilgili hadîs-i kudsîde; “Oruç bana aittir. Orucun ecrini ben veririm. Sevabı nihayetsizdir. Muhakkak, sabrederek ölenlerin ecirleri hesapsızdır.” buyrulmaktadır. Yine hadîs-i şerîfte; “Oruç, Cehennem’e kalkandır.” buyuruldu. Oruç tutarak gönlü huzûra kavuşturmalı ve şeytanın yolunu kapatıp, siper hasıl etmelidir.  5. allah-u Teala’yı çok hatırlamak, ismini çok söylemektir. En fazîletli olan zikir, “La ilahe illallah”tır. La ilahe illallah diyen kimse ihlas sahibi olur. İhlas; bütün işlerini allah-u Teala’nın rızası için yapmak, dünyaya ait mal ve makamlardan hevesini kesip ahireti istemektir. İhlaslı kimse; “İlahî! Benim maksudum sensin, seni istiyorum!” der.

Nitekim Rasûlüllah Efendimiz, “La ilahe illallah” demenin çok fazîletli olduğunu ve günahların affedileceğini buyurdu. allah-u Teala, Kur’an-ı Kerîm’de, ahzab sûresinin 41. ayet-i kerîmesinde mealen; “Ey îman edenler! allah’ı çok zikrediniz.” buyurdu. Nefsin arzu ve isteklerinden kurtulmak için devamlı zikretmelidir.  6. Hatıra yani kalbe gelen düşüncelerdir. İnsanın kalbine gelen düşünceler dört kısımdır. Bunlar; Rahmanî, melekanî, şeytanî, nefsanîdir. Hatır-ı rahmanî; gafletten uyanmak, kötü yoldan doğru yola kavuşmaktır. Hatır-ı melekanî; ibadete, taate rağbet etmektir. Hatır-ı şeytanî; günahı süslemekdir. Hatır-ı nefsanî de; dünyayı taleb etmek, istemektir. Şeytanî ve nefsanî düşüncelerden kurtulmak gerekmektedir.  7. allah-u Teala’nın hükmüne rıza göstermek, iradesine teslim olmaktır. Havf ve reca, korku ve ümid arasında yaşamaktır. Zîra allah’tan korkan kimse, günah işlemez. ayrıca mü’min, ümitsizliğe de düşmez. allah-u Teala, ümitsizliğe düşmemeyi emretmektedir.  8. Salihlerle sohbeti seçmektir. Salihlerle sohbet edildiği takdirde, günahlara perde çekilir, haramlar gözüne kötü görünür.  9. İyi ve güzel hasletlerle bezenmektir. Bu da, her şeyi yaratan allah-u Teala’nın ahlakıyla ahlaklanmaktır.

Çünkü Peygamber Efendimiz; “allah-u Teala’nın ahlakıyla ahlaklanınız.” buyurdu.  10. Helal ve temiz lokma yemektir. Bu da farzlardandır. Nitekim allah-u Teala, Bekara sûresinin 168 ayet-i kerîmesinde mealen; “Yeryüzündekilerden helal ve temiz olanını yiyiniz.” buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz ise; “İbadet on cüzdür. Dokuzu helalı taleb etmektir.” Geriye kalan bütün ibadetler bir cüzdür. Helal yemeyen kimse, allah-u Teala’ya itaat etme gücünü kendisinde bulamaz. Helal yiyen kimse de, allah-u Teala’ya isyankar olmaz. Helal ve temiz yer, israf etmez. 

Hazırlama tarihi: 01 / 01 / 2021
Yazı Yorumları: 0


Paylaş: Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google




Önceki: Şeyh Muhammed Baba Semmasi (?-1354)
Sonraki: Hz Mehdi Alametleri




Henüz yorum bulunmamaktadır. İlk yorumu siz yapabilirsiniz.

Ad, Soyad *
E-Mail
Kalan karekter sayısı:
Yorum *
Güvenlik kodunu giriniz:
captcha
*
(* Doldurulması zorunlu alanlar)




Naksibendi.com.tr

MENZİL ALTIN SiLSiLE
Naksibendi.com.tr

Naksibendi.com.tr

Naksibendi.com.tr

Site İçi Arama
Sepet
Sepetiniz boş.
Üye İşlemleri
Kullanıcı adı
Şifre
Paylaş
Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google

İçerik Rss - İçerikler Rss - Gizlilik Politikası