Bütün Ehl-i Sünnet tarikat Pirlerine ve mensuplarına saygı ve sevgisi olan, Kur'ân ve Sünnet'e sımsıkı bağlanmaya azmetmiş, elest bezminde verdiğimiz sözü unutmayan Müslümanlarız Ya Rabbi Ben Pişmanım - Menzil Nakşibendi Tarikatı - Tasavvuf sohbetleri Ya Rabbi Ben pişmanım, sülük, mürşid murid hukuku, seyr, salik, meczub

Naksibendi.com.tr

Naksibendi.com.tr

İstatistikler
Toplam: 3618147
Aktif: 25
Bugün: 41
Dün: 956
E-Mail Bülteni
Ad, Soyad:
E-Mail:
    
Naksibendi.com.tr

Ya Rabbi Ben Pişmanım

Kâmil mürşid kime denir? Kâmil bir mürşide bağlanmanın hükmü nedir? Farz mı, vacib mi, sünnet mi? Şeyhe bağlanmamak kişiye ne kaybettirir? Gerçek mürşid nasıl aranır ve tanınır, özellikleri nelerdir?

Mürşid rehber, kılavuz ve yol gösteren demektir. Mürşid-i kâmil sırât-ı müstakimi gösteren, dalâletten hidâyete sevkeden kişidir. Tarikatta seyr u sülûkünü tamamlayıp irşada ehliyetli olan kişiler için kullanılır bir tabirdir. Tasavvufta şeyh ile aynı anlamadır. Kâmil bir mürşide bağlanmanın hükmü kişilerin durumuna göre değişir. Meselâ, evlenmek nasıl bazıları için farz, bazıları için sünnet, bazıları için mubah ise, bir mürşide bağlanmanın hükmü de öyledir. Kimileri için farz, kimileri için sünnet, kimileri için mubahdır. Bir mürşide bağlanmadan nefsinin şerrinden kurtulamayacak ve harama düşecek kimseler için farz, manevi derecesinin yükselmesine yardımcı olacak kimseler için müstehab,  ama intisâb kendilerine bir şey kazandırmayacak olanlar için mubahtır. İnsanın hakyol arayışında gayretiçinde olması gerekir. Nitekim: "Bizim uğrumuzda uğraşanları elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz.” buyrulmuştur. (el-Ankebût, 69)

Bir cehd ve gayret olmadan manevi mücâhede, manevi mücâhede olmadan manevî terakki gerçekleşmez. Şeyhe bağlanmadan tasavvufi bir hayatın gerçekleşmesi mümkün olmaz. Mümkün olsa bile insanın ayakları kaymaktan salim olmaz. Bu bakımdan herkes için tarikata girmek zarureti yoktur belki ama zühdi bir hayat, manevi bir eğitim görmek isteyenlerin mutlaka bir mürşide bağlanmalarıgerekir.

Bunu biz şöyle bir misalle açıklayabiliriz. İstanbul Boğazı'ndan yabancı bandıralı gemiler geçiyor. Bu yabancı bandıralı gemilerin Boğaz'dan geçerken kılavuz kaptan almaları zorunluluğu var. Kılavuz kaptan almaz ve kaza yapacak olurlarsa cezası ona göre daha ağır. Bu gemilerin kaptanlarının elinde Boğaz'ın haritası, pusula ve diğer yardımcı âletler olduğu halde niye kılavuz kaptan zorunluluğu var? Çünkü kılavuz kaptan, oradan defalarca geçmiş bulunduğu için Boğaz'ı elinde harita, pusula ve diğer yardımcı âletler bulunan gemi kaptanından çok daha iyi tanımaktadır. Tasavvufi hayata giren kimse de, bu yoldan geçmiş ve sonuç almış olan kimseden, elinde kitaplar, eserler ve bilgiler bulunan kimseye nazaran, daha çok istifâde eder. Çünkü tasavvuf nazari bir ilim değil, tatbiki bir ilimdir. Mürşide bağlanmayan kişi, böyle bir yolda önemli bir rehberden mahrum olarak yola çıkmış demektir.

İnsanın manevi yolculuğa çıkmadan önce bir mürşid araması gerekir. Hatta Nakşbendiyye tarikatında Abdulhalık Gucdüvânî tarafından konulan onbir prensipten biri olan "Sefer der-vatan"m bir anlamı da mürşid aramak için yolculuğa çıkmak demektir. Aranan bir mürşidde bulunması gereken vasıflar şöyle sıralanmıştır: Mürşid olacak kimsenin kitap ve sünnetin emirlerine agâh olacak kadar bilgili, kemal sıfatlarıyla donanmış, dünya ve makam sevgisinden geçmiş, riyâzat ve mücâhede ile nefsini arıtmış, nafile ibâdet ve zikirle ruhunu yüceltmiş, Muhammedi ahlâka sahip bir kimse olması ve silsileye sahip bir mürşidden icazetli bulunması gerekir.

Ayrıca yetiştirdiği insanlarda bu manada bir takım tezahürlerin görünmesi de beklenir.” Şeyhin ictihad derecesinde bir fıkhî bilgiye sahip olması gerekmez ama müntesiplerinin meselelerini çözebilecek bir kalb diriliğine sahip olması iktizâ eder. Bir de bütün tasavvuf kitaplarında ittifakla ifade edilen bir husus bu konuda son derece önemli bir ölçüdür: "Şeyh olacak kişi hubb-i dünya ile müttehem olmamalıdır." Bunun manası şeyh olan kişi, yaptığı işten dünyalık bekleyen bir konumda olmamalı, aksine varidatını hizmette kullanabilmelidir. Bu konuda çevresindekilere örnek olabilecek bir konumda bulunmalıdır. Yüzü nûrânî, sözü rabbani olmalı ve insanın içine inşirah veren yüzü, görenlerde uhrevîlik ve rabbânîlik duygusu meydana getirerek Allah'ı ve âhireti hatırlatmalıdır. Bu özelliklere sahip insanın gönlünün ısındığı kişi, mürşid olarak teslim olabileceği kişidir.

Şeyh ne demektir? Şeyhi kim seçer, babadan oğula veya akrabaya mı geçer? Mürşidin görevlendirilmesinde ölçü nedir? Açıklar mısınız?


Şeyh lügatte simasında yaşlılık alâmetleri beliren, saçı sakalı ağaran en az elli yaşları civarında kişi, başkan, kabile reisi gibi anlamlara gelir. Tasavvufta ise mürşid ile aynı mânâyadır. Bir tarikatta irşada izinli tekke ve dergâhda terbiye ile meşgul olan kimselere denir. Şeyhler genellikle kendi müridleri arasından akranına tefevvuk eden ve manevi gelişmeye yatkın kimseleri, daha sağlıklarında icazet vererek muhtelif yerlerde irşâd hizmetiyle görevlendirirler. Şeyhin hayatıyla bağlı bulunan bu irşâd görevi şeyhin vefatından sonra merkez tekke ve ser-halîfe tarafından yeniden gözden geçirilir, ya ibkâ edilir, ya da başka görevlerde istihdam edilir. Şeyh kendi sağlığında seyr u sülûkünü tamamlattırıp irşadla görevlendirdikleri için tayinden önce istişare ve istihare ile karar verip görevlendirirdi. Şeyh kendisinden sonra yerine geçmesini istediği kimse için bazan yazılı, bazan sözlü işarette bulunurdu. Şeyhin yerine irşâd makamına geçmede iki yol izlenirdi. Bunlardan biri yoldan gelme, diğeri ise belden gelme usûlüydü. Yoldan gelme usûlüne göre şeyh, ihvanı arasında bu işe en liyakatli gördüğü kimseye işarette bulunur, ihvan da o zata tereddüdsüz tabi olurdu. Belden gelme usulünde ise emanet şeyhin evlâdlarına intikal ederdi. Şeyh Efendi, evlâdları arasından bazan birine işarette bulunur ve ona tabi olunurdu.

Şeyhin açıkça işarette bulunduğu zaman şeyhlik makamına kimin geçeceğinde problem olmazdı. İşaretin açık olmadığı zamanlarda ya ihvan aralarından en liyakatli gördükleri birine bey'at ederlerdi. Ya da dergâh şeyhliği boşalır, o zaman meşihat makamı başka tarikatlardan ehliyet ve icazetini ibraz edenlere tekkeyi tahsis ederdi. Şeyhin birden fazla halifesi olduğu ve kimin postnişin olacağı açıkça anlaşılamadığı zamanlarda halifelerden herbirinin irşadlarını sürdürdüğü de olurdu.

Mürşid-i kâmillerin ezelde müridlerini seçme ruhsatlan var mıdır?

 Mürşid-i kâmillerin ezelde müridlerini seçme mes'elesi belki herkesin saadet ve şakaveti konusunu anlatan hadisin verdiği bilgiler ışığında değerlendirilebilir. Hadis şöyle: "Sizden herbirinizin cennet veya cehennemdeki yeri ezelde yazılmıştır.”( Buharı, Tefsîru'l-Kur'an, 92)

Bu hadise göre herkesin ezelde hangi konumda olduğu yazılı olduğuna göre, şeyhin müridlerinin kimler olduğu da Hakk'a ma'lûmdur. Şeyhlerin şahsen yapacakları seçimin sonuca tesiri olmaz. Ama kendi seçimleri Hakk'ın seçimine tetabuk ederse bir anlam ifade eder. Nitekim Peygamber (s.a.v)Efendimiz de amcası Ebû Tâlib'in ümmetinden olmasını şahsen istemişti. Fakat ilâhî iradeye tetabuk etmediği için bu talep gerçekleşmedi. Ama Hz. Ömer (r.a)'in islâmı Hz. Peygamber'in seçim ve talebi ilâhî iradeye uygun düştüğü için hemen gerçekleşti. Ezelde ilâhi irâdeden başka bir irâde yoktu.

Mürşid bulamayanlar ne yapmalıdırlar? Her dönemde mürşid bulunur mu?

Mürşid ihtiyâcını hissedenler aramaya devam etmelidir. Çünkü her devirde o devrin şartlarına göre bir mürşid bulunur. Belki her devrin mürşidinin özellikleri aynı olmayabilir ama her devirde mürşid bulunur.

Birden fazla mürşide bağlanılabilir mi? Halk arasındaki "Her kapıda olan hiçbir kapıda; bir kapıda olan her kapıda?" sözü ne anlama gelir?

 Tarikatta seyr u sülûkünü tamamlamamış birinin birden fazla mürşide bağlanması iyi karşılanmaz. Çatal uçlu kazık nasıl yere girmezse, birden fazla mürşide bağlanan insanın kalbinde sevgi bölüneceğinden istifade zorlaşır. Çünkü mürşidlerdeki meşreb ve irşaddaki üslûb farkı, ister istemez bir kıyaslama yapmayı gerektireceği için feyze engel olur. Ancak seyr u sülûkünü tamamlamış kimselerin bir başka şeyhe intisabında mahzur yoktur. İlk şeyhe tarikat şeyhi, ikincisine teberrük şeyhi denilir. İlk intisabda giydirilen hırkaya tarikat hırkası, seyr u sülûkün tamamlanmasından sonraki intisabda giydirilen hırkaya "hırka-i teberrük" denir. Bir de ilmî intisab vardır ki, bu da ya vefat etmiş bir şeyhe eserlerini okuyarak olur, ya da hayatta olan bir mürşidden ders okumak suretiyle seyr u sülûke girmeden olur.

Bir mürşide bağlandıktan sonra daha fazla ilim aramaya gerek yok." sözü,  "Avamın mezhebi müftünün fetvâsıdır."  sözüyle birlikte düşünüldüğünde belki bir anlam ifâde eder. Tarikata ilk intisab eden kişi, avam sayılıp mürşidinin fetvasıyla amel edecektir. Bu yüzden ilmî konularda behresi bulunmayan kimse bir mürşide bağlandıktan sonra ona teslim olmalı ve önce manevi eğitimini ikmale bakmalıdır. Manevi eğitimi devam ederkenilim adına birşeylerle uğraşması ilgisini dağıtıp yoğunluğunu eksiltir, letâifin çalışır hale gelmesini önler. Bu söz bu anlamda söylenmişse doğrudur. Ancak "tarikata intisab ile her türlü ilmî iş ve araştırma sona erer" anlamına söylenmişse yanlıştır. Çünkü ilmin sonu yoktur. Mezara kadar, Çin'de de olsa, ilim aramak bir vecibedir. Tasavvuf ve tarikatın ilim düşmanı olduğu imajını verecek bu tür bir iddia doğru olamaz. İlk sûfilerden Seriy Sakatî'(k.s)ninyeğeni Cüneyd Bağdâdî'(k.s)ye söylediği: "Önce muhaddis, sonra sûfî ol! Önce sûfî sonra muhaddis olma!" sözü dînî ilimlerin tasavvuftan önce öğrenilmesi gereğini vurguluyor. İlimlerin bütünlüğü ilkesini teyid ediyor.

    Peygamber Efendimiz: "Her yüz senede bir dîni yenileyecek bir müceddidin geleceğini” haber vermiştir. (Ebû Dâvud, Melâhım, l)

    Müceddid bir kaç tane mi, yoksa bir tane mi olur? Kim olduğu kendisi hayatta iken belli olur mu? Eğer belli ise günümüzün müceddidi kimdir?

    Genellikle tecdid ile teceddüd kavramları birbirine karıştırılmaktadır. Teceddüd yenilikçilik ve modernizm demektir. Bunların dâvası, dîni yeniliklere uydurmaktır. Bugün milleti maddi bakımdan geri kalmış gören ve bu durumu ıslah için İslâm ile mevcud sistemden yeni bir karışım ortaya çıkaran, ümmeti, adından başka İslâmî bir rengi kalmayacak şekilde sistem boyasına boyayan kişilerin yaptğı iş teceddüddür. Bunlara müceddid değil, müteceddid denilir. Tecdid ise, ne mevcud sistemle anlaşmak için yol ve çare aramak, ne de İslâm ile sistemden meydana gelecek bir karışımdır. Gerçek tecdid, İslâmî ona sonradan bulaştırılmış unsurlardan temizlemek, onu mümkün olduğu kadar saf ve berrak haliyle hayata geçirmektir. Soruda temas edilen hadiste Efendimiz bu manada her yüzyılda bir müceddidin geleceğini haber vermektedir. Bu müceddid, ulemâdan olabileceği gibi, meşâyıh ve devlet ricalinden de olabilir.

Nitekim ilk hicrî asırda Ömer b. Abdülaziz gibi bir devlet adamı müceddid kabul edilmiştir. Ondan sonraki asırlarda tam bir ittifak hâsıl olmamakla birlikte mezheb imamları yaşadıkları asırların müceddidi sayılmıştır. Müceddidin aynı asırda birkaç tane olmasına mani bir hüküm yoktur. Önemli olan yapılan tecdidin boyutudur. Müceddid, peygamber değildir. Ancak tabiat ve mizacı bakımından peygambere en yakın olan insandır. Müceddid, çoğu zaman kendisinin müceddid olduğunu bilmez ve böyle bir iddia ile ortaya çıkmaz. Gerek çevresindeki çağdaşları, gerekse sonraki asırlarda gelen insanlar hizmetlerine bakıp onun müceddidliğine hükmederler.

Sûfîler arasında müceddidliği konusunda tevatür derecesinde ittifak hâsıl olanların başında İmam-ı Rabbânî (k.s) gelir. Kendisi ikinci bin yılın müceddidi sayılmıştır. Çünkü o dönemde Hisndistan'da yeni bir din kurmak iddiasıyla ortaya çıkan Ekber-şah'a karşı İslâm'ın safiyetini savunmuş ve bunda muvaffak olmuştur. Her devirde sufilerden böyleleri çıkabileceği gibi böyle iddialarla ortaya çıkanlar da bulunabilir. O zaman kişinin yaptıklarına bakmak gerekir. Çünkü: "Görünür şahsın rütbe-i aklı eserinde."

    Kadınlar da intisâb etmeli mi, onların intisabı nasıl olmalıdır?

    Kur'an'da kadınların İslâm, îmân, tâat, sıdk, sabır, huşu, tasadduk, oruç, namusu koruma ve zikir konusunda erkeklerle aynı olduğu vurgulanmakta.(el-Ahzâb, 35) cihâd dışında bütün konularda erkeklerin muhâtab olduğu hükümlere muhâtab oldukları belirtilmektedir. Bu bakımdan tasavvufun manevi hayata yönelik hükümleri onları da kapsar. Mekke fethi günü inen bir âyet-i kerimede Allah’u Teâlâ kadınların bey'atlarını alması konusunda Hz. Peygamber' (s.a.v)e şöyle buyurmaktadır: "Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, gayr-i meşru bir çocuk doğurup onu kocalarına isnad etmemek, iyi iş işlemekte sana karşı gelmemek hususunda bey'at etmeye geldikleri zaman sen onların bey'atlarını kabul et. Onlar için Allah'tan mağfiret dile!” ( el-Mümtahıne- 12)

    Bu âyetin nüzulünden sonra Allah Rasûlü (s.a.v) kadınların da bey'atini kabul etmiş ve onlardan ahid almıştır. Bu ahid sırasında Allah Rasûlü'nün eli kadınların eline değmemişti. Bu bakımdan kadınların intisabı sırasında sünnete uygun biçimde şeyhin eli, kadınların eline değmemelidir. Kadın mahremi aracılığıyla şeyhine ulaşmaya çalışmalı veya şeyhin mahremi aracılığı ile intisâb etmelidir. Ya da görüşmeler perde arkasından yapılmalıdır. Aynı mekânda vâki olacak görüşmelerin fitneden uzak bir biçimde olması uygun olur. Kadınların topluca ve tesettüre uygun bir biçimde şeyhleriyle görüşmelerinde mahzur yoktur. Mahzurlu olan topluca da olsa, kadınların tesettüre uymadan açık saçık bulunmaları, ya da kapalı da olsa tek başına görüşmeleridir.

    Mürşidlerin devlet ve siyaset boyutunda sorumluluğu nelerdir? Herhangi bir partiyi desteklemek için müridlerine işarette bulunup fiilen ihvanını partiye sokmaları uygun mu?

    Tasavvuf ve manevi eğitim, bir insan yetiştirme ocağıdır. Bu ocağın görevi insanların iman ve İslâm konusunda bilinçlenmesini sağlamak, hayatlarını Kur'anî çizgide yaşamalarına yardımcı ve rehber olmaktır. Ancak tasavvuf ricalinin bizzat aktif politikanın içinde yer alması, onların saygınlığını etkiler. Müntesiblerini sistem şuuru ile yetiştiren mürşidler onlara devlet ve siyâset konusunda gerekeni vermelidirler. Elbette bu açık bir biçimde bir partinin desteklenmesi şeklinde olmamalıdır. Aksine kriter boyutunda kalmalıdır. Çünkü millletin ve ümmetin menfaatinin nerede olduğunu iyi hesab etmelidir.

Açık bir biçimde bir siyasi partinin yan kuruluşu gibi çalışan bir tasavvufi ekolün yara alacağını ve topluma malolamıyacağını düşünüyorum. Elbette gerçek bir mürşid ihvanını devlete talib olacak adamlar olarak yetiştirmeli, vatan ve milletin korunması bilincini onlara aşılamalıdır. Bununla birlikte seçimlerde partizanca hareket edip açıkça bir partiyi iltizam etmesi uygun olmaz. Çünkü bir mürşidin her partiden müridi olabilir. Bu yüzden genellikle din adamları ve mürşidlerin mutlak mânâda partilerüstü bir konumda olması en güzelidir. Kendisinin doğrudan aktif politikaya girmesi veya ihvanını bu istikamette yönlendirmesi kendi kendini ilzam edebilir.

    Mürşide bağlı olmayan, Kur'an ve sünnete sımsıkı sarılan mü'minlerin durumu ne olacaktır?

    Kur'an ve sünnete sımsıkı sarılan bir mümin, bir mürşide bağlı olsun veya olmasın elbette iyi bir noktadadır. Çünkü amaç Kur'an ve sünnetin istediği bir insan ve sâlih bir mümin olmaktır. Mürşide bağlanmaktan maksad da budur. Yoksa mürşide bağlanmak Kur'an ve sünnetin üstünde bir şey değildir. Ancak burada şu hususu göz önünde bulundurmak gerekmektedir: Acaba insan Kur'an ve sünnete bağlı yaşıyorum derken, bunu gerçekten becerebiliyor mu, yoksa kendi kendini mi kandırıyor? Çünkü nefs insana çoğu zaman böyle tuzaklar kurar, yanlışlarını hoş, eksiklerini tam gösterir. İnsan içinde bulunduğu olayları ve durumları objektif olarak değerlendiremez. Böyle olunca da hep kendinden yana yontar. Ama böyle bir mürşid-i kâmilin yanında bulunan kimse onun tecrübelerinden yararlanmak durumundadır. Mürşid ona, nefsinin kendisine kuracağı tuzakları gösterir. Böylece daha çabuk mesafe alır.

Mürşide bağlanmak istemeyen kimse, önce kendisine bu duyguların nereden geldiğini anlamaya çalışmalıdır. Eğer bunlar intisâb edilecek bir şeyh bulamadığı için ise bunun da şeyhlerin eksikliğinden mi kendisinden mi olduğuna bakmalıdır. Ama herşeye rağmen benim gönlüm buna ısınmadı diyen ve kitap sünnete bağlı kalmaya azmettiğini söyleyen kişi, kendisini olaylara ve dünya gailesine salıvermemelidir. Çünkü insanın en çok ayağının kaydığı nokta, meşru olmayan şeylerin zaman içinde tabii hale gelip insanın yüreğini pörsütmesidir. Diri bir kalb, uyanık bir gönül olmadan bugün sünnetçizgisinde İslâmî hayat zor yaşanır.

    Ashab, Peygamber Efendimiz'e hizmetle sevap kazanıyorlardı. Bizler de âlimlere, şeyhlere hizmet ederek sevap kazanabilir miyiz?

    slâm'ın genel tarifinde: "Allah'ın emirlerine tazim, yaratıklarınaşefkat ve hizmet" ölçüsü vardır. Hizmetlerin en güzeli din yolunda ve Allah için olanıdır. Ashâb, Allah Rasûlü'nün gösterdiği hizmetlerle yıldız şahsiyetler oldular. Benlik ve feragat sınavından geçtiler. Bu sayede sahâbî oldular. "İlme hizmet, ilim adamına hizmettir." ilkesinden hareketle konuya yaklaştığımız zaman elbette ilim ve irşad adamlarına hizmet edenler, dine hizmet etmiş gibi ecir kazanırlar. Niyyet hizmet olduktan sonra hizmet eden dâima kazançlıdır. Hatta hizmet edilen hizmete lâyık olmasa bile yapılan hizmet ve ecri zayi olmaz.

    Enver Baytan'ın Altınoluk'ta yayınlanan sohbetinde İbn Arabi hazretlerinin el-Emru'1-muhkem adlı eserine atfen bahsettiği mürşidde bulunması gereken özellikler nelerdir?

    Enver Baytan Hoca'nın mülakatı Altınoluk'un 32. sayısının 16-19 sayfaları arasında yer almaktadır. Hoca Efendi'nin bahsettiği İbn Arabî’ye âid eserin Osmanlıca tercemesini (İstanbul 1315) bulduk. Bu eserde (s. 11-27) şeyhlik şartları olarak sayılanları kısaca maddeler halinde veriyoruz:

    1- Şeyh, müridinin kabiliyet, zaaf ve ilgilerinin hangi noktada olduğunu bilmelidir.

    2- Müridi izinsiz tekkeden dışarı bırakmamalıdır.

    3- Müridinin kendisine uymada sadakatini denemeden müridliğe kabul etmemelidir.

    4- Şeyhlik makamına kendiliğinden değil, şeyhinin emri ya da manevi bir işaretle geçmelidir.

    5- Konuşurken kendisine karşı çıkanlarla tartışma ve münazaraya girmemelidir.

    6- Müridlerinin gönlünden saygınlığını giderecek işlerden sakınmalıdır.

    7- Biri herkese, diğeri ihvanına, diğeri tek tek müridlerine aid olmak üzere üç meclisi olmalıdır.

    8- Hak Teâlâ ile kulluk için farz ibâdetler dışında özel bir zamanı olmalıdır.

    9- Müridi vaktini kontrole alıştırmalıdır.

    10- Müridinin rüya ve vakıası hakkında söz söylememelidir.

    11- Müridlerinin kendi aralarında uzun boylu konuşma ve gidip gelmelerine izin vermemelidir.

    12- Müridleriyle gece gündüz bir kereden fazla görüşmemeli, kendi hücresinde kalmalıdır.

    13- Müridini hücreye yerleştirmeden önce kendisi gidip orada iki rekât namaz kılmalıdır.

    14- Müridler, şeyhin tabii ihtiyaçlarını gördüğü ortamlara muttali' olmamalıdır.

    15- Halvete girecek müridlerini yiyecek ve perhiz konusunda eğitmelidir.

    16- Şeyh zayıf ihvanını başka şeyhler ve ihvanlarıyla ihtilâta bırakmamalıdır.

    17-Kendinden üstün bir şeyh görünce ihvanıyla gidip onun nasihat ve ziyaretinde bulunmalıdır.

    Eser, şeyhin müridini yetiştirme tarzını gösteren teknik bilgiler ihtiva etmektedir. Eserin 27-43 sayfaları arasında müridlik şartlan sayılmaktadır.

    Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbanî'nin l.c, 23. Mektubunda geçen: "Nâkıs kişiden ders alma" konusunun açıklanmasını diliyorum.

    İmam-ı Rabbânî'nin 23. Mektub'unda anlattığı nâkıs şeyh, müridlerinin kabiliyet ve istidadını anlama melekesi elde edememiş, müridlerine kabiliyyetine göre irşad reçetesi sunabilecek bir yapıda olmayan şeyhtir. En son verilecek ilâcı ilkten veya ilkten verilecek ilacı en sona bırakacak bir yanlışlık içinde olan kişilerdir. Böyleleri irşâdda nakıs sayılır ve irşâd için ortaya çıkmamaları tavsiye edilir. Nakıs olan kişi, henüz nihâyâtta olan şeylere eremediği için başkalarını erdirme ehliyetine de hâiz değildir. Çünkü irşâdda önce reşâd sonra irşâd, önce salâh sonra ıslah sözkonusudur.

    İmam Şârânî’nin İslâm Büyüklerinin Örnek Ahlâkı   ve Hikmetli Sözleri kitabının önsözünde "Ey kardeş sen bir şeyh olarak ortaya çıkma, sana uyanların imanını heder edersin" cümlesindeki hikmetin açıklanmasını istirham ediyorum.?

    İmam Şârânî'nin bu sözlerden kasdı bellidir. İnsanlarda hubb-i riyaset ve başkalarından takdir görme gibi bir fıtri duygu vardır. Bu duygu çoğu zaman insanı kendisi hakkında yanıltıp öne çıkarır. Seyr u sülûkünü tamamlamadan kendisine "sen artık oldun"; seyr u sülûkünü tamamlayınca da: "Daha ne duruyorsun geçsene halkın önüne!" dedirtir. İnsan işte böyle bir takım duygularla ortaya çıkınca hem sapar, hem de saptırır. Böyle birvartaya düşmemek için halkın kendine müracaatını beklemek ve yine bin düşünüp bir karar vermek gerekir.

    Hakîkî şeyhin tahsil durumu önemli mi? Mutlaka velî olması gerekir mi? Yoksa her mümin şeyh olabilir mi?

    Şeyh olacak kimsenin ilim ve irfanı önemli ama diploması ve dünyevi ilimlere aid tahsil durumu önemli değildir. Çünkü şeyhlik ve mürşidlik tahsil ve diploma ile elde edilecek bir hususiyet değildir. O kalb eğitimi ile elde edilecek bir hususiyettir. Her şeyhin velayet mertebesine ermiş kâmil bir insan olması gerekir. Ancak keramet izharı gerekmez. Çünkü gönlünde itminana ermiş, yüzüne bakıldığında insana Allah'ı hatırlatan kimselerdir onlar. Bu da velilik sıfatıdır. Her mümin şeyh olacak olsa müridlik kime düşecekti. Elbette her mümin şeyh olamaz. Bu işin bir takım özellik ve şartları var. Bunların cevabını bu konunun ilk sorusunda verdik.

    Müslümanın tebliğ vazifesi bellidir. Bu vazife gereği aktif organize faaliyetlerde bulunmak, mürşidin sahasına karışıp haddi aşmak mıdır? Yoksa ona hizmet mi?

    İslâm, inananlara bir tebliğ vazifesi yüklemiştir. Ancak İslâm'da önce salâh, sonra ıslah anlayışı vardır. Yani kişinin önce kendi pürüzlerini gidermesi, nefsini eğitmesi ve onu ilâhî hükümlere ram etmesi gerekir. Bu yüzden, böyle bir amaçla bir mürşid gözetiminde manevi bir eğitime başlamış olan kimse, sosyal faaliyetlerini ve hizmet alanlarını da mürşidine danışarak düzenlemelidir. Değilse manevi hayatı açısından yanlış şeyler yapabilir. Gireceği organize tebliğ hizmetlerinin de mürşidinden habersiz olmaması iktiza eder. Vakıa böyle bir iş mürşidin sahasına karışmak olmaz ama başıboşluk ve sorumsuzluk olur. Ona hizmet olabilmesi için onun onayından geçmesi ve onun verdiği diğer hizmetlerle çatışmaması gerekir. Değilse sâlik kalbi bulanık hale gelebilir.

    Mürşidin kadın müridlerine el öptürmesi caiz midir? Vazifeliler, kocası evde olmayan ev sahibesinin yanma girebilirler mi?

    Mürşidin mahremi olmayan kadın müridlerine el öptürmesi caiz değildir. Hadislerde kaydedildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz kadınlardan bey'at alırken onlarla musafaha etmemiş ve kadınların elini tutmayacağını ifâde etmiştir. Hadis ve fıkıh kitaplarında var olan bu hükme imtisâlen şeyhlerin de kadın müridleriyle musafaha etmesi ve el öptürmesi caiz görülmemiştir. Bununla birlikte kadın ihvanına el öptüren şeyhler de olmuştur. Ancak onların varlığı cevazına delil değildir şüphesiz.

    Mürşidin kalbine veya nefsine iblis vesvese verir mi?

    Şeytanın mürşidin kalbine vesvese vermeye çalışması kadar tabii birşey olamaz. Ancak kemal sahibi veli-sıfat bir mürşid mahfuzdur. Yani ibâdet ve tâatları sebebiyle şeytanın vereceği vesveseleri Allah'ın yardımıyla aşabilecek manevi olgunluktadır. Peygamberlerin ismet sıfatı gereği ma'sum olmaları ile velilerin mahfuz olması arasında fark vardır. Peygamberlerin ismeti, kendilerinden sâdır olan zellenin Cebrail (a.s) aracılığı ile tashihi şeklindedir. Hıfz ise ibadet ve teslimiyyet sayesinde nefs ve şeytanın iğvâsından Hakk'ın himayesinde olmak demektir. Tabii ki böyle bir insan hata yapmaz anlamına gelmez.

    Şeyhlerin Hristiyanlıktaki ruhban sınıfı gibi, bozulması nedendir?

    Şeyhlik neticede insanların temsil ettiği bir makamdır. Bu itibarla zaman zaman bozulma da gayet tabiidir.  Ancak bu benzetmeyi Hristiyanlıktaki ruhban sınıfıyla yapmak yanlış olur. Çünkü hristiyanlıktaki ruhban sınıfı statü itibarıyla tasavvuftaki şeyhlikten çok farklılıklar arzeder. Bir defa ruhban sınıfı, ruhban hayatı yaşamaktadır. Toplumdan kopuk, evlenmeyen ve kendilerini toplum hayatının her türlü sorumluluklarının dışında gören râhibler ile toplum hayatının içinde ve yaygın eğitim veren tekke şeyhleri bir değildir. Ruhban sınıfındaki bozulma fıtratı zorlayan yapısından kaynaklanmaktadır. Tekkelerde görülen bozulma ise toplumun genel yapısında meydana gelen gerileme ile orantılıdır. Toplumun bütün müesseseleri çok iyi çalışıyor da tekkeler ve şeyhlikler bozulmuş değildir. Tekkelerin bu konuda belki en tenkid edilebilir özelliği, bazı tekkelerde uygulanan babadan oğula geçen şeyhlik sistemidir. Çünkü bu uygulama, liyakati olmayan kimselerin tekke şeyhliklerine geçmesini daha da kolaylaştırmış ve bozulmanın hızlanmasına katkıda bulunmuştur.

    Anadolu'da birçok tarikat ve pek çok mürşid var. Tabiî ki bu mürşidlerin pek çoğu âlim değil. Biz pek çok mes'elemizde âlimleremi uyacağız, câhil de olsa mürşidlere mi uyacağız?

    Anadolu'da birçok tarikat ve mürşidin varlığından bahisle bunların da bir kısmının gerekli ilmî seviyeye sahip bulunmadığım ifade ediyor ve "biz, câhil de olsa mürşidlere mi uyacağız?" diye soruyorsunuz. Bir defa cahillikle mürşidliğin bir arada bulunmasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Bir kişi câhil ise mürşid olamaz. Mürşid ise câhil sayılamaz. Ancak cehaletle ictihad seviyesinde âlim olmayı birbirine karıştırmamak gerekir. Şeyhler ve mürşidler ictihad seviyesinde âlim olmayabilirler. Aslında öyle olmaları şart da değildir. Ama hangi konuda kime başvurulacağını bilecek irfana sahiptirler. Bilmedikleri fıkhî mes'eleler için ihvanını ehlinden sorup öğrenmeye sevkedecek firâsetleri vardır. Müridini kendisine sorduğu fıkhî konularda fetva için, ilgili kişilere göndermekten çekinmez ve bunu bir haysiyet meselesi yapmaz. Çünkü kendisinin görevi her seviyede fıkhi bilgi ile müridlerinin ilmi seviyesini yükseltmek değil, manevi ve ahlâkî seviyesini yükseltmektir.

    Tasavvufta şeyhe çok övgüler yapılmaktadır. Oysa bir hadiste Allah Rasûlü: "Beni övmeyin, ben ancak bir kulum. O halde bana sadece Allah'ın kulu ve Rasûlü deyin”buyurur. (Buhari, Enbiya 48; Ebû Davud, Rikak, 68)

    Hamd Allah'a aid iken, yüzlerce âyet sâdece Allah'ı övmenin gerekliliğinden bahsederken, nasıl olur da âciz ve zayıf insanlar peygamberlerin de üstüne çıkarılarak adetâ Tanrı katında bilinir?

    Tasavvufta şeyh ve mürşidler için övgü ifâde eden sözlerin varlığı doğrudur. Övgü bir sevgi ifadesidir. Sevginin olduğu yerde; ölçülü ve ifrata varmayan bir övgü tabii karşılanır. Peygamber (s.a.v) Efendimizin kendisine yapılacak aşırı tazim ve övgülere gösterdiği tepkinin sebebi bellidir: "Beşer konumundan çıkarılıp ülûhiyet konumuna konulmak."

    Putlarla mücâdele için gelen ve tevhidin teşbîhî değil, tenzîhî olanı üzerinde duran bir dinin peygamberinin böyle davranmasından tabii birşey olamaz. Tarihte peygamberlerine ülûhiyet isnadına kalkışan kavimler olduğundan Peygamberimiz (s.a.v) böyle davranarak en sağlıklı yolu seçmiştir. 

    Tarikatlarda müridin, kendisine âhiret hayatını kazanmaya yardımcı olan mürşidine minnettar olması ve ona şükran ifâde eden sözler söylemesi doğaldır. Nitekim sahâbiler de Allah Rasûlü'ne hitaben: "Anam babam sana feda olsun, canım sana kurban olsun." gibi ibare ve ifâdelerle minnettarlıklarını ifâde etmişlerdir. Onun traş sırasında kesilen saç ve sakallarını toplamışlar, abdest suyu ile teberrük etmişler, yüzlerine gözlerine sürmüşlerdir. Onunkullandığı ve hediye ettiği hırka ve eşyayı da ondan bir hâtıra olarak saklamışlardır. Bunların hepsi ona duyulan sevginin tezahürleridir. "Mehtaplı bir gecede bir Allah Rasûlü nün yüzüne, bir de aya baktım. Rasûlullah'ın yüzü daha parlak ve aydınlıktı."(. Dârimî, Mukaddime, I, 30)diyen sahâbînin sözünü acaba bir abartı olarak mı değerlendireceğiz, yoksa bir sevgi tezahürü mü? 

    Sevgi insana sevdiği insanın güzelliklerini daha güzel gösterir. Seven sevdiğinin bu güzelliklerini söylemek, anlatmak ve paylaşmak ister. Sûfîlerin şeyhleri ile ilgili övgüleri "fena fi'ş-şeyh" mertebesinde söylenmiş sözlerdir. Hz. Ömer (r.a)'in Peygamber (s.a.v)'in vefat haberi üzerine: "Kim Muhammed öldü derse boynunu vururum." şeklindeki sözü, seven insanın sevdiğini kaybettiği sıradaki feveranı değil de nedir?

    Allah Rasûlü (s.a.v): "İnsanlara şükretmesini bilmeyen Allah'a da şükretmez.” (Ebû Dâvud, Edeb, 11; Tirmizî, Birr, 35)buyurarak Allah'a şükretmenin yolunun insanlara şükür ve minnettarlıktan geçtiğini belirtmiştir. "İfk" olayı sonrasında Hz. Âişe (r.anha) annemizi aklayan âyet indiğinde annesi, Hz. Âişe' (r.anha)ye: "Kocan Rasûlullah'a teşekkür etmeyecek misin?" demişti de Hz. Âişe (r.anha): "Hayır, ben ancak Allah'a şükrederim." cevâbını vermişti.(Buhârî, Enbiyâ. 19; Ahmed, Müsned, VI, 367.)

    Annesi, müjdeyi getiren olduğu için Hz. Peygamber (s.a.v)'e teşekkür etmesini insanî bir görev olarak isterken Hz. Âişe (r.anha) asıl failin Allah olduğunu düşünerek buna ihtiyaç duymadığını belirtmiştir. Demek ki aslolan hediyeyi gönderen sultandır, ama hediyeyi getiren hizmetçiye teşekkür etmek de insanî bir görevdir. Hattâ duyulan ihtiyâca göre insanın bunaldığı bir sırada kendisine efendisinden bir hediye getiren hizmetçi ve kölenin elini ayağını öpmesi ve minnettarlığını ona arzetmesi ne kadar tabii ise müridlerin şeyhlerine olan bu tür minnettarlıkları da tabiîdir. Zâten şeyhlere yapılan övgüler genellikle henüz "fena fi'ş-şeyh" konumunda olan mübtedî müridlerin özelliğidir. Fena fi'r-Rasûl ve fena fillâh'a ermiş olanlar artık gerçek faili görür ve öyle konuşurlar.

    Elbette şeyhlere yapılan övgülerde sınırı aşmamak ve onları peygamberlerin üstünde bir konuma çıkaracak ifâdeler kullanmamak gerekir. Şeriat buna izin vermediği gibi, böyle bir tavır tasavvufî âdaba da uygun düşmez. Herşeyin hakkını teslim etmek ve kimseye lâyık olmadığı bir sıfat izafe etmemek gerekir. Yine de Mecnûn'un gözünde "Leylâ" ne ise, âşık bir müridin gözünde şeyhi de öylesine övgüye lâyıktır. Gönül taşkınlığı türünden söylenen bu mecazları, hakiki anlamıyla anlamamak ve kendi içinde değerlendirmek problemi çözer. Çocukların gözünde bile "en güçlü ve en iyi insan" babalarıdır.

    Tarikatlarda şeyhden Allah'dan korkar gibi korkmak telkin edilmektedir. Allah korkusu dışında halife ve reis gibi yaratıklardan korkmak var mıdır? Müridin Allah'dan korkar gibi şeyhinden korkmasını hangi delile dayandırıyorsunuz?

    Tarikatlarda müridin şeyhten korkması, asker ocağında erin çavuşundan korkup çekinmesine benzer. Erin gözünde en çok çekinilecek çavuşudur. Çünkü kendisinin birebir ilişki içinde olduğu kişi de, kendisine ceza veya mükâfat verecek olan da odur. Hiyerarşik yapı içinde çavuştan çok daha yetkili subay ve komutanlar olduğu halde er için korkulacak tek kişi çavuşudur. Er, zaman içinde askeriyedeki düzeni öğrenip ast ve üstü tanıdıktan sonra çavuşun yeri neresidir, diğer komutanların yeri neresidir, anlar. Bununla birlikte en yakın komuta kademesindeki çavuş ile ilişkiyi de iyi götürmeye çalışır. Tasavvufta da sâlik, kendisinin en yakın eğiticisi olduğu için şeyhine karşı son derece saygılıdır. Sâlikin şeyhten çekinip korkması, yırtıcı hayvandan ve gardiyandan korkar gibi bir korku değildir. Aksine bu korku sevgi ile harmanlanmış bir korkudur. İçinde karşısındakinin sevgisinden mahrum olma özelliği taşımaktadır. Mürid şeyhinden çekinirken onun cezalandıracağından çok iltifatını esirgeyeceğinden korkar. Şeyh-mürid ilişkisi baba-oğul ilişkisi gibidir. Nasıl oğul babasından çekinir, korkar ve bu korku sadece ceza korkusu değilse, şeyh ile mürid ilişkisindeki korku da öyledir. Müridin Allah'tan korkar gibi şeyhinden korkması değil, Allah için şeyhinden sakınması gerekir. Bu şeyhini kendisinin rehberi görerek gerektiğinde ceza da verebileceğini kabulden gelen bir korku ve saygıdır.

    Tarikatlarda insanların mürşidlerine karşı ifrata varan tavır ve davranışları var. Hâlbuki Hz.Peygamber (s.a.v) böyle davranışları yasaklamış, insanlara aralarında peygamber varken bile tabiî olmalarını tavsiye etmiştir. Bırakın mürşidleri, halifeleri bile öyle sulta kurmuşlar ki soru sormak yasak; tam itaat isteniyor. Bu gibi haller tabiîliği aşmıyor mu?

    Türkçe'de: "Dağ yanına varınca küçülür." diye bir söz var. Alman düşünürü Goethe de şöyle diyor: "Bütün politikacılar, askerler büyük sandığınız insanlar, yakından tanıdığınızda küçülürler. Bunun bir tek istisnası vardır o da müslümanların peygamberi Muhammed'dir." Hz. Peygamber (s.a.v) toplum içindeki hayatında da, ikili ilişkilerinde de, aile hayatında da davranışları bütün ayrıntılarına kadar tesbit edilmiş bir insandır. Onun en yakın çevresinin bildiği ilişkilerinde bile bir gayr-ı tabiîlik vehafiflik asla görülmez. Bu yüzden o ümmetine dâima tabiîliği tavsiye etmiştir. Ancak bütün insanların; yönetici ve idarecilerin Hz. Peygamber (s.a.v) gibi herhal ve durumda tabiilik,   ciddiyet ve vakarını korumasını bekleyemezsiniz. Çünkü insanların çoğu buna güç yetiremez. İşte bu sebepledir ki, gerek hoca-talebe, gerek şeyh-mürid, gerekse yönetici-halk ilişkilerinde bir takım yanlışların önlenmesi ve idareci konumda bulunan kişilerin korunması için araya biraz mesafe konulmuştur. Şeyhlerin müridleriyle çok sık görüşmemesi, talebe ile hocanın aynı helâyı kullanmaması bu sebepledir.

    Hz. Peygamber (s.a.v) şahsı için hürmet ifâde edecek tarzda ayağa kalkılmasını bile istemediği halde ashabından bir kısmına hürmet amacıyla ayağa kalkılmasını emretmiştir. Kendisine saygının da aşırılığa götürülmesinden kaçınmasının sebebi, ileride bu saygının ülûhiyet isnadına varacak yanlışlara ulaşmasını önlemektir. Ama başkaları için böyle bir saygıyı istemesi bunun örfe göre cevazını göstermektedir. Bu tür davranışlar genellikle örfe bırakılmıştır. Meselâ Türkçe'de konuşurken ikinci şahsa "siz" diye hitâbetmek saygı ifadesidir. Allah'a dua ederken "sen" diyoruz. Bu saygızlık mıdır?

    Aslında ifrata varan saygı ve sevgi izhârı türünden davranışlar çoğu zaman karşımızdaki insanları da sıkmaktadır. Elbette ki doğrusu tabii olandır. Ama insanların hepsi bir değil. Şeyhi için her içeri giriş çıkışında ayağa kalkmamayı kendine kusur telakki eden insanlar bulunabiliyor. Ama bundan rahatsız olan şeyhler pek çoktur. Nitekim Hacı Mustafa Hayri Baba (k.s),Ramazanoğlu Mahmud Sami Efend(v.s) birçok Allah dostu: "İhvana söyleyin, halk içinde elimi öpmesinler, ben daha çok istiğfar etmek zorunda kalıyorum." dermiş. Bu biraz bizim milletimizin askerî yapısından; disiplin ve töreni seven anlayışından kaynaklanıyor. Nitekim Mısır ve Arap dünyasındaki tarikatların çoğunda şeyh-mürid ilişkilerinde bu tür merasim ve saygı ifâde eden tavırlar göremezsiniz. Şeyhinin yanında ayak ayak üstüne atan veya oturduğu ile yattığı tefrik edilemeyecek biçimde oturan insanlar pek çoktur. Bu bir örf ve görenek mes'elesidir. İçten gelen duygu meselesidir. Adamın içinden gelen duygusu şeyhinin elini öpmek, huzurundan geri geri çıkmak şeklinde ise bunu değiştirmeye zorlamak tabiiliğe aykırı olur. Ama bunu yapmayana dudak bükerek bakmak da aynı ölçüde yanlıştır. Bunlar esasata müteallik şeyler değildir. Teferruat içinde fazla boğulmamak gerekir.

    Şeyhlerin ve halifelerinin soruda "sulta" diye ifâde edilen otoriteleri ve sual sorulmasına bile izin verilmemesini ise ben bu işin bir gereği gibi görüyorum. Camide de hocalara suâl sorulmaz. Ama namazdan sonra münferid suâl sormada bir sakınca yoktur. Şeyh ve halifelerin toplantıları bir bilgilenme meclisi olmadığı, aksine bir ilgi ve sevgi meclisi olduğu için suâl sorulmaması gayet doğaldır. Sual sorulan ortamlar genellikle tartışmayı beraberinde getirir. Tartışma ise tasavvuf yolunda kişinin nefsâniyetini tahrik edici bir unsur olarak görülür. Sohbetten sonra veya özel görüşmelerde şeyhlere de halifelerine de sual sorulmasını engelleyecek bir durum yoktur. Aksine orada, sual varsa sorulması istenir. Binâenaleyh herkesten heryerde tabiîlik ve her yerde sual sorulmasına izin vermesini beklemek mümkün değildir.

    Mürid şeyhi ile hangi konulan istişare eder? Ölçüsü nedir?

    Mürid lügatte irâde sahibi ve dileyen anlamınadır. Tasavvufta ise irâdesini Hakk'ın ve şeyhin irâdesine teslim etmiş, irâdesi olmayan kimse demektir. Bu anlamda şeyh ile mürid arasındaki ilişki çok yüksek düzeyde; bir sevgi ve teslimiyyet ilişkisidir. Müridin manevi hayatını ilgilendiren her konuyu mürşidiyle istişare etmesi uygun olur. Bunun ölçüsü tarikatlara ve mürşidlerin özel tavırlarına göre değişebilir. Meselâ Halvetiyye ve Kadiriyye gibi bazı tarikatlarda seyr u sülükte manevi yükseliş rüya yoluyla olur. Butür tarikatlarda sâlikin gördüğü rüyaları behemehâl mürşidine anlatması gerekir. Nakşbendiyye gibi bazı tarikatlarda ise rüya fazla bir önem taşımaz.

    Ama bazı Nakşî meşâyhının rüyaya ayrı bir önem atfettiği de bilinmektedir. Bu bakımdan şeyh ile müridin görüşecekleri konular tarikatların eğitim tarzlarına göre değişmekle birlikte, mürid, manevi hayatını ilgilendiren konuları mürşidiyle istişare etmelidir. Dünyevî meselelerde özellikle karar gerektiren belli konularda şeyhin izin ve duasına almak âdâbdandır.

    Şeyhin emir ve tavsiyeleri, şeriat ölçülerine uymuyorsa kabul edilebilir mi?

    Şeyhin emir ve tavsiyeleri, hele yeni intisâb etmiş kimselere olan tavsiyeleri mutlaka şeriat hükümlerine uygun olmalıdır. Haramları helâl, farzları yok sayan bir yaklaşım makbul sayılmaz ve elbette tutulmaz. Ancak ileri seviyelere gelmiş ve şeyhi ile belli bir mesafe kat'etmiş kimseler için farklı imtihan ölçüleri olabilir. Bir takım menkıbelerde geçen bu tür uygulamalar, istisnaî şeylerdir.

    Müride mürşidin verdiği ders fazla gelirse ne yapmalı?

    Mürşid, reçetesini müridinin durumuna göre hazırlar. Bununla birlikte bazı müridlerde mürşidin verdiği evrâd ve ezkâr umulmadık sonuçlar doğurabilir. Öyle zamanda yapılması gereken hemen durumun mürşide intikal ettirilmesidir. Seyr u sülûkün tekke ortamında yapılmasının hikmetlerinden biri de mürşidin müridlerinin durumlarını daha yakından takib imkânını sağlamasıdır. Bu sayede mürşid, verdiği evrâd ve dersin mürid üzerindeki etkisini hemen görme imkânına sahip olabilirdi. Böylece şeyh gözetimindeki ihvanının gelişmelerini rahatlıkla kontrol ederdi.

    Bugün aldığı dersi kendisine ağırlık ve bir takım rahatsızlıklar veren mürid, hemen şeyhine başvurmalı ve şeyhin durumunu gözden geçirmesine imkân vermelidir.

    Salik ve meczub kime derler? Aralarındaki fark nedir?

    Sâlik ve meczub kavramları hakkında tasavvuf klâsiklerinden Avârifu'l-maârif ile el-Hânî'nin Âdâb adıyla terceme edilen eserinde bir takım bilgilere rastlanmaktadır:

    Sâlik: Seyr u sülûke girmiş, riyâzat, mücâhede ve muamele ile nefsini arıtıp ruhunu yüceltmeye ve müşahedeye ermeye çalışan kimse. Sâlik önce kâinattaki ilâhi kudret ve asara bakar, onun delaletiyle Hakk'ın isimlerine, isimlerinin delaletiyle sıfatlarına, sıfatlarının delaletiyle zât-i Bârî'ye vuslata ererek sülûkünü tamamlar ve vâsıl adını alır. Vâsıl noktasına gelmemiş bir sâlikin şeyhlik makamına yükseltilmesi uygun değildir.

    Meczub: Hakk'ın tecellîleri kendisine seyr u sülûksüz olarak zuhur eden kimsedir. Bu yüzden meczub, önce zâtı müşahede eder, müteakiben kabiliyetine göre kendisine bir takım sırlar keşfolunur. Ardından sıfât-ı ilâhiyye ve esma sırları açılır. Sonra da kâinatın sırlarını görmeye başlar. Çünkü cezbe, Hakk tarafına çekilme anlamında bir kavramdır. Meczub da Hakk tarafına çekilen "âşık" demektir. Meczub, önce cezbe ve aşk ateşiyle Hakk canibine çekilir, sonra seyr u sülük ile işi sahv ve temkine bağlar. Türkçede yarı mecnun anlamına kullanılan meczub ile bu anlamdaki meczub arasında fark vardır. Karıştırmamak gerekir.

    Sâlik ile meczub seyr u sülük ile yetişme bakımından birbirinin tam tersidir. Sâlikin en son geldiği noktaya meczub ilk başta gelmektedir. Sâlikin hâli Allah'a vuslat için eşyayı müşahededir. Meczubun hâli ise eşyayı Allah ile müşahededir. Meczubun sülûkü mahv ve fena ile sâlikin sülûkü ise sahv ve baka ile sona erer. Biri aşağıdan yukarı, diğeri yukarıdan aşağı seyr ederek ikisi bir noktada buluşur. Ancak ikisi de birbirinin sıfatlarından vareste olmamalıdır. Yani sâlik aşk ve cezbesiz, meczub da seyr u sülûksüz olmaz.

    Müridin nefsiyle olan âdabı nelerdir?

    Seyru sülûke girmiş mürid ve sâliklerin kendi iç dünyalarında dikkat etmesi gerekli olan bir takım âdâb, sûfiyyenin imamları tarafından kitap, sünnet ve ruhî tecribelerden istifâde ile âdâb kitaplarında kayda geçmiştir. Bunlardan bazılarını şöyle maddeler hâlinde sayabiliriz:

    1- Allah ve kulları ile ilişkilerinde nefsi sıdk ve sadâkat üzere olmak,

    2- Kalbini günah kirlerinden tevbe ile arıtmak,

    3- Dünya sevgisini ve buna bağlı olarak mal, makam ve baş olma sevdasını terketmek,

    4- Sükût ve az konuşma yolunu tutmak,

    5- İnsanların kusur ve ayıplarını görmemek ve araştırmamak,

    6- Sülükte ilerledikçe kendini yolun başında görmek,

    7- Kötü arkadaşlardan uzaklaşmak,

    8- Kendisine bir kusur izafe edildiğinde kendini savunmaktan kaçınmak,

    9- Günde en az üç kerre nefsini hesaba çekip amellerini tartmak,

    10- Büyüklenmeyi, kendi başına buyruk hareketi terketmek,

    11- Her namaz öncesi bâtınî âfetlerden kurtulmak için kalbine yoğunlaşmak,

    12- Nefse muhalefeti terketmemek.

    Sâlikin ilk günleri nasıl geçmelidir?

    Sâlik, tevbe ile intisâb ederek yeni bir hayata başladığından eski alışkanlıklarını terkedecek ve kendisini kulluk zeminine çekecektir. İntisâb insan hayatında önemli bir karardır. Bu yüzden bu kararı vererek kendisine yeni bir hayat standardı getirmiş olan sâlik, hem Allah ile ilişkilerinde hem şeyhi ile ilişkilerinde, hem de çevresindeki insanlarla ilişkilerinde daha dikkatli olmalıdır. Yeni hayata geçiş sürecini sağlıklı bir biçimde tamamlamalıdır.

Bu dönemde şeyh ve ihvanı ile sık sık görüşmesi yararlıolur. Terkettiği dünyevi şeylere dönüp bakmamalıdır. Kendisine tarif edilen belli bir düzen dâhilinde varsa kaza namazlarını kılmalı, oruçları varsa tutmalı ve infâkta bulunmalıdır. İlk heyecan insan hayatında önemlidir. Tarikat ve tasavvufa intisabın ilk heyacânını yaşayan insanlar, bunun kıymetini bilmeli ve fakat hemen erecekmiş gibi, bir hevese kapılmamalıdırlar. Çünkü şeytan ve nefis insanı böyle zamanlarda bu tür duygularla yanıltabilir. Kendi durumunu başkalarıyla kıyaslamak durumuna da düşmemelidir.

    Müridin, şeyhini Allah ile kendi arasında bir aracı gibi görmesi doğru mudur?

    Mürid, şeyhini Allah ile kendi arasında bir rehber ve yol gösterici mânâsında aracı görmesinde bir mahzur yoktur. Zâten şeyhlerin fiilen yaptığı bir yol göstericilik, delâlet ve hidâyettir. Bu yüzden şeyhlere mürşid ve mehdî denmiştir. Ancak bu aracılık Hristiyanlıktaki manâsıyla Allah adına tevbeyi kabul eden ve O'nun adına cennettten yer satmaya yetkili kişi anlamına ise bu, İslâmî inançlarla bağdaşmaz. Şeyh ve mürşidler, peygamber vekili konumunda ve onların vârisleridir. Nasıl peygamberler sıdk, emânet, fetânet ve tebliğ gibi sıfatlarla muttasıf iseler mürşidler de öyle olmalıdır. Peygamberlerde bulunan "ismet" sıfatı ile "vahiy alma" özelliği mürşidlerde bulunmaz. Diğer saydıklarımız bulunmalıdır.

    Ahirete intikal eden mürşidi için: "O başka idi" deyip, yaşayan mürşidinin tasarrufunun zayıf olduğunu söyleyen ihvanın durumu nedir?

    Türkçe'de bir deyim var: "Kaçan balık büyük olur."   İnsanlar genellikle kaybettiklerinin kıymetini daha iyi anlarlar. Ellerinde ve önlerinde olan onlara pek câzib gelmez. Ama bir gün onu da kaybedip fırsatı kaçırdıklarında uyanırlar. Bu sebeple dünyasını değişen mürşidi için: "O başka idi." diyenler genellikle sağlığında onun da kıymetini bilemeyenlerdir. Eğer kıymetini bilmiş olsalar gereği gibi istifâde eder ve hayıflanmazlardı. Ölüm hak olduğuna ve ölenle ölünmediğine göre, bizim görevimiz dirilerden yararlanmak ve onlara yararlı olmaktır. Hayatta olan mürşidini diğeriyle bu anlamda kıyaslamamak gerekir. Allah'ın kullarına ikramı çeşit çeşittir. Vefat edenin meziyetleri kadar hayatta olanın da henüz farkedilmemiş özellikleri bulunabilir. Ayrıca liderlikte karizma kısa zamanda oluşmaz. Süreç ister. Bu bakımdan yeri boşalan bir zâtın yerine geçen kimse ilk anda yadırgansa bile, ehliyet ve liyâkati varsa kısa zamanda kendisini kabul ettirecektir. İlişkiler sağlıklı bir düzeye gelip gönül bağı düzeldikçe o tür sızlanmalar da azalacaktır.

Hazırlama tarihi: 26 / 01 / 2021
Yazı Yorumları: 0


Paylaş: Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google




Önceki: Şeyh Arif Rivegeri (?-1315)
Sonraki: Hz Mehdi Alametleri




Henüz yorum bulunmamaktadır. İlk yorumu siz yapabilirsiniz.

Ad, Soyad *
E-Mail
Kalan karekter sayısı:
Yorum *
Güvenlik kodunu giriniz:
captcha
*
(* Doldurulması zorunlu alanlar)




Naksibendi.com.tr

MENZİL ALTIN SiLSiLE
Naksibendi.com.tr

Naksibendi.com.tr

Naksibendi.com.tr

Site İçi Arama
Sepet
Sepetiniz boş.
Üye İşlemleri
Kullanıcı adı
Şifre
Paylaş
Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google

İçerik Rss - İçerikler Rss - Gizlilik Politikası